1 Mart 2015 Pazar

Bir 1 Mart daha...

Selam Deniz,

Senin göremediğin, benim gördüğüm bir 1 Mart daha geldi bile. 43. yaşın kutlu olsun. Seni unuttum sanma ;) 

Unutmuyorum Deniz, artık seni gülümseyerek hatırlıyorum. Ne çok şey yaşadım, yaşadık zamandaşlarımla. Son girişimde yazdığım, çok sevdiğim öğrencilerim beni hayal kırıklığına uğrattı. Belki bunu bir gün onlara söylerim. Belki de söylemem. Yeni bir işler peşindeyim. Bakalım.

Sana ait yeni dijital kayıtlar oluşturmayacağım belki artık. Gerçekten de insanın hafiflediği bir zaman oluyormuş. 

Sağolasın Deniz, her şey için. Aşk için, arkadaşlık için, ilham için, bana inandığın için, sana inandığım için çok sağolasın.

Not: Motor tasarımı iyi gidiyor bu arada :)

1 Ağustos 2014 Cuma

Ne kadar paylaşım 'fazla' paylaşımdır?

arıkuşu - Deniz'le favorilerimizden. kaynak: the world of birds

Selam;

Şu an oturmuş makale yazmam gerekiyor ama blog yazıyorum. Bitirince dönerim makaleme. Keşke önce işimi bitirip sonra blog yazacak disipline sahip olsaydım. Ne yazık ki şu anda öyle değilim.

Bugün biraz içimden geçenleri anlatmak istiyorum. Kaç kişi okur meçhul. İki senenin bir dökümü gibi diyelim. Bu süreci ideal bir şekilde geçirdim diyemem. Bu işin ideali nedir onu da bilemem. Kimsenin öğrenmesini de istemem açıkçası.

İki yılda kendimi aşırı derecede zorladığım zamanlar oldu; dışarı çıkmak için, çalışmak için, 'düzgün' ve 'sağlam' bir görüntü çizmek için, gülmek için, olumlu düşünmek için, insanlardan kopmamak için, hayata katılmak için, bir faydam olması için, spor yapmak için, 'birlikte vakit geçirilesi' bir insan olmak için... Genel anlamda beni 'ben' yaptığını düşündüğüm şeyleri, eskiden beri gelen kişiliğimi korumak için. Bu arada Gezi de oldu biliyorsunuz, hayatımın çok da önemli bir parçası haline geldi ondan kalanlar. İşe girdim, tekrar çalışan bir insan oldum. Bu dediklerimin hepsini her zaman da başaramadım üstelik. Neticede zorladım.

Değişim yaşamın kaçınılmaz bir parçası; ama bu süreçte geçirmek zorunda olduğum inanılmaz değişim çoğu zaman gözümü korkuttu ve bilmeden de olsa eskiye tutunmak istedim sanırım. Eşyalarımıza dokunamamın sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Ama ben eskiye tutunmaya çalıştıkça kendimin enteresan bir karikatürüne dönüştüm galiba.

Bunu farkettim çünkü yaşamım 'normal' (acaba öyle bir şey var mı?) seyrinde giderken olup biten değişimleri o kadar da önemsemiyordum, daha doğrusu rahat kabulleniyordum. Akışında gelişiyordu her şey. Fakat bu olay beni ister istemez hızla bambaşka bir insan olmaya zorladı.

Terapistimin bana nasıl faydalı olabileceğini bilemediğimi yazmıştım. Aslında ona ne kadar teşekkür etsem azdır, bana birçok şeyi o farkettirdi bilerek ya da bilmeyerek. Bu derecede üzgün bir insan olmayı kabullenemiyordum bir türlü. Nasıl olurdu, ben ki mutlu olmaya alışmış bir insandım, nasıl olur da sürekli üzgün olurdum? Deniz olsa Deniz de kızardı şu halime. Nasıl olur da içim nefret dolu olurdu, insanları bu kadar severken? Nasıl olurdu da nerelere koyacağımı bilemediğim bir öfkem olurdu? Bu öfke bunca zamandan sonra nasıl olurdu da hala kendimi yoketme, bir şeyleri parçalama, her şeyi yakma isteği olarak ortaya çıkmaya çalışırdı? Artık bu duyguların 'geçmiş' olması gerekmez miydi?

İşin gerçeği: bu duygularımla savaşmamayı öğrendim terapistim sayesinde. Üzgünüm, artık ben böyle bir insanım. 'Olumsuz' yanım burada, onu yoketmeye çalışmıyorum. Boğazımdaki düğüm, sırtımdaki ağrı hep olacak. Her zaman keyifli olmayacağım artık. Ağlayıp durduğum zamanlar olacak. Kimseleri görmek istemediğim haftalar geçireceğim belki.

Öfkemi yönlendirmek için kick-box'a gideceğimi söylüyorum yıllardır, umarım gidebilirim artık ayarlayıp. Bir öğrencim bu konuda bana bayağı cesaret verdi, sağolsun. Ha unutmadan -müzik. Bir de müzik girdi tekrar hayatıma, bas gitar şeklinde. Kelimelerin anlamsız olduğu noktalarda -ki bu çok sık oluyor- bana yardımcı olacağını umuyorum.

Belki sizin için 'pfft', ama benim için çok önemli bir değişim daha: Evde tek başıma vakit geçirmeyi tekrar öğrendim. İşten gelince ya da haftasonu 'Ne pahasına olursa olsun dışarıda, insanların arasında olmalıyım' paniği geçti. Benim alışkın olduğum mod, evi sevdiğim insanla paylaşmak; boş duvarlara bakmak değil normalde. Birlikte yemek yemek. Muhabbet etmek. En saçma şeyde bile birlikte hareket etmek (Çıkıp conta alalım mı birlikte? -Alalım). Ama işte, şu son birkaç haftadır -daha önce değil- yalnız vakit geçirebiliyorum bazen bütün gün. Yalnız çalışıyorum hiç konuşmadan ve rahatsız olmuyorum. Bir sonraki aktiviteyi kovalamıyorum.

Ne yapabilirim, hala Deniz'in ölümünü adaletsiz buluyorum. Hala onun yaşayamadığı yılların, birlikte yaşayamadığımız hayatın hesabını soruyorum. Hala birlikte var edemediğimiz çocuk için ağlıyorum. O kadar çok ağlıyorum ki. O çocuk benim için birçok insandan daha gerçekti. Onu 'hayali' bir çocuk olarak bir kenara atabilir miyiz? Sanmam. Onun da yasını tutuyorum. O çocuk benim için umut demekti, yaşamımı devam ettirmem için bir neden demekti. Üstelik de en güzeli, Deniz o ben üçümüz birlikte büyüyecektik.

Çocuğunuz varsa on(lar)a güzelce sarılın ve elinizdekilerin değerini unutmayın lütfen. Size gıpta ettiğimi bilin. Bazen çocuk görmeye dayanamadığımı anlayın.

Bu arada muhtemelen 'tabu' bir konu, ama gene de yazayım. Başka bir insanla birlikte olabileceğime inanıyorum. Bir gün, bir yerlerde, kendini hazır hissedince karşıma çıkacaktır sanırım. Beni bulamazsa da artık bilemem. Ama o kişinin bu üzüntüye, bu acıya 'ilaç' olmasını beklemem. Bu ona da haksızlık olurdu zaten. Bana karşı öyle bir sorumluluğu yok kimsenin.

Fakat şunu da biliyorum ki, 'ruh yoldaşlığı' her zaman romantik sevgi şeklinde ortaya çıkmıyor. Eski arkadaşlarım ve akrabalarımın yanısıra, bu iki sene zarfında tanıdığım birçok insan da çok farklı anlamlarda 'ruh yoldaşı' oldular bana. Deniz'de olduğu gibi çok konsantre, çok fazla yönden (hem ruh yoldaşı, hem sevgili, hem eş, hem dost, hem hayran olunan yetenek, hem kalbi sevgi dolu insan, hem yoldaş gezgin, hem motosiklet delisi, hem kahkaha kaynağı -bu da zorbaya selam olsun burdan-, hem iş ortağı, hem kılavuz, hem öğrenci, hem koruyucu, hem korunan...) değil, ama onun bende hissettirdiklerini bölüm bölüm hissettiren birçok insan tanıdığım için çok şanslıyım. Deniz'i kaybetmenin hayatımda yüz kişi birden kaybetmek gibi olduğunu yazmıştım -nerede yazdığımı hatırlamıyorum, bulursam eklerim. Hayatımı en çok etkilemiş olan kişidir Deniz. Onun yarattığı bazı boşluklarda bazı minicik filizler çıkıyor yeni ve eski 'ruh yoldaşlarım' sayesinde.

Sonuçta Deniz'in ölümünü bir aşamaya kadar kabullenmiş oldum, tamamen değil. Ondan fazlasını bünyem reddediyor. Üzüntümün, acımın kimseyle paylaşamayacağım kısmı burada işte. Kelimelere dökmem imkansız bundan sonrasını, o en 'kor' kısmı. Bundan daha fazla 'iyi'leşemiyorum malesef. Müzik burada devreye giriyor büyük ihtimalle.

Yapabileceğim en güzel şey bütün bu zihinsel, ruhsal engellere rağmen, belki de onlarla birlikte (çünkü bir yere gitmiyorlar) üretmeye devam etmek olacak. Üretmek konusunda da çok ciddi sıkıntılar içindeyim. Eski motivasyonumun yüzde biri seviyesine gelirsem çok mutlu olacağım. 'İlham' beni çok zor buluyor artık -ama buluyor sonuçta, her şeye rağmen.

Deniz anısına bir motosiklet tasarlıyorum. Gerçek motosiklet, şaka ya da oyuncak değil. Onunla birlikte başladığımız, tahminimce en orijinal işlerimizden birisi olabilecek animasyon projesini tamamlamayı istiyorum - ki ne yalan söyleyeyim, uzunca bir süre 'animasyon' kelimesi tüylerimi diken diken etti. Deniz için bir kütüphane/eğitim bursu/yarışma... düzenlemek (arkadaşlarımdan yardım alarak). Bu blogu tasarım blogumla birleştirip (tabii bu kimliğimi de açık etmek anlamına gelecek) bir tasarımcı, yaratıcı yönetmen, hoca; bir gezgin; Deniz'i hatırlayan bir insan olarak yaşamımın dökümü haline getirmek. Doktoramı tamamlamak. Doktorayla birlikte bir hareketlilik içinde olmak - yurtdışına doğru, kısa ya da uzun. Sahnemi değiştirmek. Buna özellikle çok ihtiyacım var. Bunları yapmak istiyorum.

Öğrencilerim de işlerimi görüp beni tanımak istiyorlar, haklı olarak. Onlarla pek paylaşmadım kazayı. Zaten yerli yersiz paylaşma taraftarı değilim. Kaza öncesi yaptığım işlere bakmaya dayanamadığım için işlerimi sunmaya halim olmadı, geçiştirdim isteklerini. Ama onlara yeni, farklı bir bakış açısıyla yeni işlerimi; bitmiş, bitmemiş, hep beraber yapılacak olanları sunabilirim, onlara karşı bu sorumluluğum var diye düşünüyorum. Öğrencilerim bu yolculukta bana büyük ilham oluyorlar, gene bilerek ya da bilmeyerek. Onlardan çok şey öğreniyorum.

Zaten bu iki senede ve önümüzdeki yıllar için de umut ve yaşama gücümün kaynağı gene insanlar olacak. Umarım ben de insanlar için bir şekilde umut olabilirim.

Bilmiyorum, bir noktada çok fazla paylaşımda mı bulundum acaba? Artık 'yayınla' düğmesine bastıktan sonra yapacak bir şey yok.

Tekrar görüşmek üzere...

15 Temmuz 2014 Salı

15 Temmuz sabahı...

Selamlar Deniz;:

Seni canlı olarak gördüğüm son günün sabahı, iki sene önce. Saat 07:30 gibi kalmış aklımda kaza anı. İki gün sonra da 'resmi' olarak aramızdan ayrıldın. Hangisini esas alacağımı bilmiyorum. 15 Temmuz 2012 saat 07:30'da başlayıp 17 Temmuz 2012 saat 04:00 civarı biten üç günlük bir 'ölme' süreci.

Assos'ta pansiyondan yazıyorum. Pansiyondakilere herhangi bir bilgi vermedim. Hatta önceki kaldığımız kamp yerindeki adamla da bi güzel kavga ettim. Senin nerelerde olduğunu bilmiyor burda kimse. Söylemeyi de düşünmüyorum.

Pansiyon sahibi de kısa süre önce çok zor bir ameliyat geçirmiş. Şimdi iyi. Kendini 'yeniden doğdum' olarak niteliyor.

Herhalde insan hayatı boyunca birkaç kere doğuyor Deniz. Aşık olmak da benim için yeniden doğmaktı. Çok neşeli bir şeydi ama, sevinçten ciğerlerim patlayacak gibi olmuştu ikinci doğumumda. Bundan bahsetmiş miydim daha önce?

15 Temmuz'da herhalde 07:45'te bir kez daha doğdum. Sen de son bir kez daha doğsaydın Deniz. Hatırım için.

Dünya senin eksikliğine alıştı mı bilmiyorum. Ben alışmadım onu biliyorum.

9 Haziran 2014 Pazartesi

İki seneyi doldururken...

Selam Deniz;

Aslında tabii ki daha iki senenin dolmasına biraz var. Temmuz'un 17'sine şurada çok da kalmadı ama. Kendime tanıdığım mühletlerin felan hep sonuna geldim. İki sene sonunda toparlanmış olmalıydım elbet. Açıkçası durum çok da parlak diyemem. Neler neler oldu? Gezi, forumlar, dayanışmalar. Toplumsal olarak yepyeni, hep de yenilenen bir umut. Benim için birçok güzel arkadaş. Çalışıyorum zaten, orada da çok tatlı arkadaşlarım var. Her şey güllük gülistanlık değil, ama işimi seviyorum ve bir şeyleri düzeltebileceğimize yine de inanıyorum. Yani genel toplamda 'kabul edilebilir' bir yaşam.

Fakat asıl değişim bende oldu. Jung'un Dört Arketip'inde dediği gibi ruhumun 'keyfi' kaçtı. Eksik bir ruhla - yani denedim ama tamamlanmıyor - devam ediyorum hala. 'İyileşme' denilen şey gerçekleşmedi malesef. Bir Galler sözü olan hiraeth iyi tanımlıyor beni: Artık olmayan, ya da hiç olmamış bir yere duyulan özlem.

kaynak:
Benim için de böyle. Benim yaşama tutunduğum çapam sendin - belki iyi yapmadım çapamı sana tutturmakla, ama gerçek bu. Sen gidince temelimi yitirdim. Ne yapayım bilmem. Sana duyduğum özlem beni eksik yapıyor. Çapamı kendime bağlasam, ölene kadar yerimde kalırdım - başıma ne gelirse gelsin. Fakat öyle yapmadım gördüğün gibi.

Başka birisiyle birlikte olmak... Evet, tabii ki ömrümü yalnız geçirmek istemiyorum, sen de istemezdin zaten öyle yapmamı. Lakin bu ruh keyifsizliği ve eksikliği halimde inan içimden hiç gelmiyor. Neşeli bir varoluşum yok açıkçası -oysa ben neşeli bir insanla birlikte olmak isterdim. Ben, benimle birlikte olmak ister miydim ki acaba? Herkesleri çok seviyorum ama benim için yapabilecekleri çok da bir şey yok. Terapiye de gidiyorum ama terapistimin - ben ne kadar açık olsam da onun sunacaklarına - şu aşamada bana nasıl yardımcı olabileceğini tam bilemiyorum. Tanışıyorum insanlarla, bakalım az biraz yolculuk planlarım da var. İşte birtakım çabalar. Sonuçta yalnız bir eve gelince basıyor beni her şey.

Valla işte Deniz, kırık dökük böyle gitmeye çalışıyorum. Ama ne kadar devam etmeli böyle, bilmiyorum. Etmeli mi? Faydalı olmak felan gerçekten güzel eğer başarabiliyorsam. Fakat benim ruhumu besleyen, neşemi sağlayan, yaşamıma tat katan o 'şey' yok, her neyse o.

4 Şubat 2014 Salı

Enteresan insanlar - insanlar enteresan...

Deniz selam;

Sana içimi dökme ihtiyacı içindeyim. İnsanların çok enteresan davranışları, varsayımları, ayıca hareketleri var. Anlatmak isterim sana bir ara. Ah duyarsızlık, ah insanları nesneleştirmek, ah kalıplar haricinde düşünememek. Ne desem boş. Kurtarsan beni keşke... Hayatla başa çıkmak zor zanaat. Hafife almak da bir yere kadar.

29 Aralık 2013 Pazar

Yılbaşı felan filan...

Selam Deniz;

Valla İstanbul'da olmak beni bayağı zorluyor şu sıralar. Bir yılbaşı daha... Sanırım pek sevmiyorum yılbaşlarını artık. Seninleyken pek bir doğruydu her şey, ekstra bir sebep aramıyordum doğrusu bir şeyleri kutlarken, bir şeylere sevinirken. Şimdi artık kendimi ikna etmem gerekiyor 'Evet, değer, gerçekten iyi bir şey devam etmek, evet çok aslında sevindirici bir şey şu olan'... gibi. Kutlayacak bir şey de yok sanki.

Nasıl desem ki...

Sanma ki 24 saat takıntılı şekilde 'Üzüldüm de üzüldüm vah vah tüh tüh ben' diye takılıyorum. Öyle değil ama... Sanırım şöyle tarif edebilirim içinde bulunduğum hissi: Her sabah uyandığımda bir bardak zehrim var içmem gereken. İçmezsem olmaz, güne başlayamazmışım o olmadan. O bir bardak zehri içiyorum her sabah lıkır lıkır. Günüme, normal rutinime (vay be, artık rutinim felan da var ha!) öyle devam ediyorum. Çalışıyorum felan da. Alışveriş, sosyalleşme, spor, kitap, yeni insanlar, Gezi felan :) her şey de var yaşamımda.

Ama her sabah bir şöyle uyanıyorum önce: 'Naapıyorum ben? Allahaşkına niçin hala devam ediyorum? Ne gibi bir umut var benim için?' Bu soruların bir kısmı seninle ilgili, bir kısmı kendimle ilgili. Ama her gün o zehri bir içiyorum her gün uyandığımda. 'Ha' diyorum, 'Evet, şu şu ve şunun için devam ediyorum'. Her gün o 'şu şu, şu' değişiyor. Bazen annem oluyor; bazen işte, insanlara katabileceğimi umduklarım; bazen abim, yeğenlerim, bazen arkadaşlarım, yakın akrabalarım, bazen Gezi, bazen yapabileceğim işler, bazen başka bir şey... Ama mutlaka kendime bir hatırlatmam gerekiyor. Eskisi gibi doğal, kendiliğinden, içimden taşar gibi olmuyor o yaşama tutunma isteği. Benim onu bir yerlerden -hem de her gün!- bulup çıkartmam gerekiyor. Her gün o kadar kolay çıkmıyor, arıyorum tarıyorum, kazıyorum.

Önce bir zehrimi içiyorum fakat: Deniz öldü evet.

Seni hala arayıp sorma ihtiyacı duyuyorum: Şunu nasıl yapayım? Bunu nasıl halledeyim dersin? Bu özlem nasıl bir şeydir ya? Sular seller gibi özlüyorum seni. Gözlerini en çok da.

Sonra herkes gibi yaşamıma devam ediyorum.

Kayıp yaşayan bir arkadaşım geçmişi geçmişte bırakabildiğini, yeni yaşamını benimsediğini yazmış. Ne güzel. Ona gıpta ediyorum. Benim için daha farklı sanırım.

Bakalım.

İyi yıllar Deniz; o gün buralarda olmazsam da görüşmek üzere...

31 Ekim 2013 Perşembe

Geri döndüm

Selam;

Uzunca süre yazamadım. Deniz de blog da hep aklımdaydı. Olmadı ama. Vaktim yoktu diyemem; çok meşguldüm, ara sıra fırsatım oluyordu gene de. Ama elim varmadı. Sanki yazacak şeyler vardı da burada paylaşmak istemedim. Aslında bir süredir hiçkimseyle konuşarak da paylaşmak istemedim, niye bilmiyorum.

Şimdi yeni bir işe girdim, bayağı mutluyum işimle. Politikayla da eh, biraz ilgilenebiliyorum. Bir-iki ekstra iş var gene bekleyen. Geriye hiç enerjim kalmıyor zaten. Bazen bir-iki arkadaşımla buluşma, bisiklete binme felan. Yaşama 'aydınlık' yüzümü dönmeye çalışıyorum ama çok yoruyor beni bunu yapmak. Diğer taraf sık sık bastırıyor, saklayamıyorum bazen. Saklamak istediğime de tam emin değilim.

Deniz'le olan projemiz felan vardı. Ayrıca onun adına bir kurum oluşturacaktım. Hatta bunu başarmış birisiyle de tanıştım, çok sevdiğim yeni bir arkadaşım. Fakat enerjim... İşe gidip geldikten, birkaç rahat yapabildiğim şeyi de başardıktan sonra enerjimi bir türlü toplayamıyorum. Aramam gereken o kadar insan var ki. Yapamıyorum.

Yapacağım ama. Ne zaman bilmiyorum. Buralara daha sık uğrarım herhalde. Bakalım.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Zaman her şeyin ilacı

Bir kayıp yaşadığınızda size söylenen tüm klişeleri unutun. Bütün o hap cümleler, bütün o teselli kümecikleri- hiçbiri geçerli değil.

Filmlerdeki gibi de olmuyor. Hani kadın eşinin öldüğü haberini alır, herkesin yanında ağlamamak için kendini tutar tutar da, bir odaya gidip şöyle bir kere makyajı bile akmadan haykırıp ağlayarak yere oturur; sonra da nasıl olduysa 'metin' bir şekilde normal yaşamına devam eder ya... İşte bütün onlar yönetmenin fantezisi. Öyle bir şey yok.

Ben size söyleyeyim: Boşuna ümitlenmeyin. Zamanla acınız azalmayacak, 'küllenmeyecek'. O kişiyi unutmayacaksınız. Kalbinizde 'yerini' bulmayacak. Orda o köşesinde tozlanırken, siz de günlük yaşamınıza traylaylom diye 'kaldığınız yerden' devam etmeyeceksiniz. Kaldığınız yer falan kalmadı.

Güzel bir video izlemiştim. İngilizce. Neden belli bir zaman geçince insanın acısının bir kutuya girip orada kalmadığını, acı ve sevincin, karanlık ve aydınlık zamanların hep birlikte içiçe olduğunu; insanların sizden hep güzel, neşeli, aydınlık yüzünüzü göstermenizi, acınızı da o güvenli küçük kutusunda onlardan uzak tutmanızı, ölen kişiyi de (yeter artık, hala daha mı Deniz sayıklıyorsun) yavaştan gündeminizden çıkarmanızı istediğini, fakat bu işlerin hiç de böyle olmadığını anlatıyor güzelce.

Zaman geçince ne oldu? Deniz ölmemiş mi oldu? Deniz'in ölümü daha kolay yenilir yutulur bir gerçeğe mi dönüştü? İçindeki trajediden arınıp sıradan bir olaya mı evrildi? Ona duyduğum sevgi bir yerlere mi aktı? Deniz'in ruhumun eşi olma durumunda herhangi bir değişiklik mi oldu? Bir şey olduğu yok.

Üzüntünüz 'günlük işlerinizi aksatıyorsa' fena. Günlük işlerinizi yapmayı başarıyor, toplumun 'işe yarar' bir ferdi olabilmeye devam ediyorsanız (öyle ya, şu hayatta bundan daha önemli ne var?)  o zaman bir sıkıntı yok. İstediğiniz kadar üzülebilirsiniz, acıdan kalbiniz parçalanabilir. Yaşama sevinciniz yokolup gitmiş, bir daha da geri gelmemiş olabilir. Hayattan istediğiniz hiçbir şey kalmamış olması önemli değil. Hayat sizden istediklerini alıyorsa, kafidir zaten. Ha alamıyorsa, o zaman bakarız. Siz de çok canınız sıkıldıysa bir ilaç alıverin canım! Aaaa. Uğraştırmayın insanları.

Deniz de 'böyle isterdi', değil mi?

1 Ağustos 2013 Perşembe

Anlam

Deniz;

Seninle yapacağımız tüm o projeler, çıkacağımız tüm o seyahatler, dikeceğimiz tüm o kuklalar, atacağımız tüm o kahkahalar... Evrenin bir yerinde bir kara deliğin içine düşüp gitti mi? Onlar orada bir çeşit varlık göstermeye devam ediyor mu? Forumlarda seninle birlikte olsaydık, birlikte çalışsaydık, yeni bir ülkeyi seninle birlikte inşa etseydik... Ne olurdu Deniz?

Projeleri de sensiz yapmak istemiyorum ama yapmak zorundayım. Her şeye sensiz katlanmak zorundayım. Bak gene tatile çıkacağım, sensiz çıkmak zorundayım. Yaşadığım süre boyunca. Hasta olduğumda yaşadığım süre boyunca bir daha bana hiç çorba yapmayacaksın. Bir kere bile. Ben mız mız mız yatarken bir kere bile başucumda oturup saçımı sevmeyeceksin.

Anlam. Her gün yaşamımdaki anlamı yeniden yeniden yeniden hiç yoktan kurgulamak zorundayım. Sensiz olan yaşamımı sıfırdan anlamlandırmak zorundayım. Eskiden böyle çabalara girmeme hiç gerek yoktu. Şimdi yoruluyorum. İstemediğim günlerde bile o anlamı bir yerlerden bulup çıkartıp devreye sokmak zorundayım. Çıkartmazsam ne olur bilmiyorum. Ah Deniz. Yoruluyorum, usanıyorum.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

17 Temmuz 2013

Deniz;

Geçen yıl bu saatlerde (sanırım tam iki saat sonra) senin öldüğün haberini aldım. O anda her şey bitti. Sen yoktun artık. Anlamam bir-iki ayımı aldı. Kabullenmem... kaç ayımı aldı?

Neden gittin Deniz? Neden? Beni hiç düşünmedin mi? Düşündün biliyorum. Acaba o son iki saatinde kafandan neler geçti? Bizim zannettiğimiz anlamda bir şeyler geçti mi?

Senin ölümünle mühürlendi yaşamlarımız. Nasıl olacak bilmiyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum.

Seni çok seviyorum Deniz. Acaba sen de beni seviyor musun hala?

7 Haziran 2013 Cuma

Sensiz Türkiye

Ah Deniz, neler oluyor bir bilsen. Bir an bile seni düşünmeyi bırakmadım bunlar olurken. Biraz rahatlasın, yazarım. Keşke sen de görseydin olanları.

23 Mayıs 2013 Perşembe

Kısa haber...

Bayağı meşgulüm, biraz da canım sıkkın. Bazen yaptığım şeyler zorlama geliyor. Naapıyorum ben allaşkına? diye bakınıyorum bazen. İçimden gelerek değil de, zorla kendime enjekte ediyormuşum gibi birtakım hedefleri, istekleri vs. Böyle böyle yapmalıyız çünkü böyle böyle yapmak gerekir. Evet. Doğrusu budur. Çünkü sağlıklı davranış biçimi böyledir. Hiç hayatımda yaşamadığım bir düşünme biçimi.

Bir de şu 'bu da gelir, bu da geçer' hissiyle sıkıntım var. Yaşam sadece geçsin diye bir şeylere katlanmak mıdır? O his de geçsin, hadi bu da geçsin, öbürü de biticek biticek az kaldı. Bakıcaz. Offf.

Deniz senin için güzel bir giriş yapacam ama yapamadım bir türlü...

16 Mayıs 2013 Perşembe

Üç yol


Deniz'i kaybettikten sonra karşıma üç yol çıktı, ya da bu yolları zaman içinde farkettim. Çocuğunu kaybetmiş bir anne de benzer sözler sarfetmiş (bağlantı yok maalesef, arayıp bulurum bir ara). Hemen hemen aynı kelimelerle düşünmüşüz hatta. Eninde sonunda farkedecektim, üç ay da sürse, beş ay da, onbeş ay da sürse... Bu aşamaya gelmek için ne savaşlar verdim bilseniz. 

1) Yaşamımı sonlandırırım.
2) Ölünceye kadar sadece varolurum.
3) Yaşarım. 

Üçünün de Deniz'e bir faydası yok. Ama birini seçmek zorundaydım. Yeni bir yaşam kuruyorum. Yeni bir 'normal' oluşturuyorum. O annenin dediği gibi, Deniz'le birlikte olan yaşamımın bir günü için anında vazgeçebileceğim bir normal.  

12 Mayıs 2013 Pazar

Anneler günü

Deniz,

Geçen sene bu zamanlar bana 'anneler günü sana çok ama çok acı verecek' deseler kafamı kaşıyıp hiç bir şey anlamayıp işime devam ederdim. Bu tür günleri kutlamakla beraber üzerinde çok yoğun durmazdık. Gün işte. Annelerimizi ve yakınımızdaki anneleri arardık.

Bir sene sonrası ve işte böyle Deniz. Anneler günü çok fena bir şey şu anda benim için. Ne diyim ki. Kaç değişik bakımdan içim yanıyor bilemezsin. Senin suçun değil. Benim suçum değil. Kimsenin suçu değil. Suç muç da yok ortada zaten. Problemimiz çözülmüş oldu mu şimdi?

*Deniz'in şirin bir huyuyla ilgili bir giriş hazırlıyorum, azıcık erteledim mecburen. Net bir örnek saptamaya çalışıyorum. Azıcık neşeli bir yazı olsun, özledim valla.

5 Mayıs 2013 Pazar

Sensiz Tatil...

Deniz bak, sensiz Olimpos'a da geldim. Çok duygusal, karmakarışık bir tatil oluyor. O kadar değişiyor ki ruh durumum.

Birlikte yürüdüğümüz yollardan tek başıma yürüyorum. Kuşlara sensiz bakıyorum. Yazır'a doğru yürürken iki tane gökkuzgun bile gördüm, hediye gibi oldu. Denize tek başıma giriyorum. Denize girmekten, yürümekten iflahım kesiliyor. Akşam pansiyonda yemeğimi tek başıma yiyorum. Çok şirin insanlarla tanıştım Deniz, hemen arkadaş olduk. İstanbul'da da görüşmek isterim, sen de çok severdin. Bazen de kapanıyorum içime, kimselerle konuşasım gelmiyor. Pansiyon sahibi seni sordu. Her sene geldiğimiz pansiyon. Merak ettiler tabii, nasıl oldu da tek başıma geldim? O kadar garip geldi ki, tek başıma olunca tanıyamadılar beni nerdeyse. Geçiştirdim Deniz, söyleyemedim onlara. Herhalde sen işlere bakarken İstanbul'da, benim tatile çıktığımı, bu senelik böyle olduğunu düşünüyorlar. Ah Deniz.

Buralarda böyle dolanmak içimi acıtıyor. Sen göremiyorsun işte akan dereyi, güzel kuşları, kurbağaları. Yıldızları. Gökyüzünü. O güzelim dağları. Dağlara bakıyorum, kızıyorum. Deniz gitti ama siz hala burdasınız. Neden burdasınız? Ben gidince de burda duracaksınız. Deniz felan vız geliyor size tabii. Ah Deniz. Vız geliyor dünyaya. Bazen çok fazla Deniz, çok ağır, artık yapamayacağım diyorum. 

İnsanlara bakıyorum. O kadar neşeliler ki. Tatile gelmişler. Hiçbir kaygıları yok. Belli, henüz hiç büyük bir acı yaşamamışlar. Seslerinde, kullandıkları kelimelerde, hareketlerinde o kaygısızlık, o rahatlık ve o 'hafife alma' var. Biliyorum çünkü biz de öyleydik. Yaşamı o kadar da ciddiye almıyorduk valla. Onu çok özlüyorum Deniz. Şimdi yüreğim o kadar ağır ki. Oysa ne ben yüreğimin ağır olacağı yaştayım, ne de sen toprağın altında olacak. Yüreğim ara sıra geçici olarak hafifliyor. Ama biliyorum, nasıl seni sevdiğimi hiç ama hiç unutmuyorduysam, şimdi de ne yaşarsam yaşayım, seni kaybettiğimi hiç ama hiç ama hiç unutmuyorum. İnsanlardaki o hafifliği, o kederden uzak hali görüyorum. Dans ediyorlar, gitar çalıyorlar, şarkı söylüyorlar. Ah Deniz. Bizim şarkımız nerde bilmiyorum ki. Sustu.

30 Nisan 2013 Salı

Yabancılaşma - 2

Artık bu konuyu çok fazla konuşmadığımı, insanlardan yana da çok sıkıntım olmadığını yazmıştım. Gene de şimdiye kadarki bazı çarpıcı 'inanılmaz diyaloglar'dan küçük bir potpuri yapayım. İyi niyetli olanları biliyorum canım. Ama işte...

-Eşyaları ne yapacaksın? Evi ne yapacaksın? Şunu ne yapacaksın? Bunu ne yapacaksın? Bil-mi-yooo-rum. Sizi ilgilendirmez. Sormayın.
-Belki şöyle şöyle yaparsan Deniz'i unutursun. Deniz'i unutmak gibi bir hedefim.Yok.
-En azından şöyle şöyle oldu (Acı çekmedi, mutlu öldü, 40 yaşına kadar yaşayabildi, vs.) Hayır. İyi bir yanı yok. Bırakın.
-Komşumun halasının teyzesi vardı, o da trafik kazası geçirmiş hem eşini hem iki çocuğunu birden kaybetmiş. Ben sadece eşimi kaybettiğim için benim üzüntüm geçersiz bu durumda?
-Bizim dayıoğlu da kaza geçirdiydi. Eşinin kafası parçalanmış. Kolu üç yerinden kırılmış kemiği dışarı çıkmış... Bunları bana tam olarak niye anlatıyorsunuz? Korku filmi detaylarını kendinize saklayın.
-Yaa, işte birini çok sevince de böyle oluyor (Ölümüne çok üzülüyorsun anlamında). Hm. Yani sonunda kaybedeceğimiz için insanları sevmemeliyiz. Bu bana nedense ölüm tehlikesi olduğu için evden çıkmamayı hatırlattı.
-Oyalanıyor musun? Oyalanman lazım. Kafanı dağıtıyorsun değil mi?  Aklımda bulunsun da kafamı 'dağıtayım' bi ara.
-İyi ki çocuğunuz yokmuş.
-Keşke çocuğunuz olsaydı. Evet, çünkü bunlar sizin karar verebileceğiniz şeyler.
-Bak yasını doya doya yaşayabiliyorsun. Aman ne güzel.
-Yapacak bir şey yok. Yapacak bir şey olmadığını ne kadar derinden hissettiğimi inanın bilemezsiniz. Mesele zaten yapacak hiçbir şey olmadığında, hiçbir çözüm bulunamadığında, bütün yolların sonuna gelindiğinde, karanlık, tam bir umutsuzluk her tarafı kapladığında, işte o zaman insan ne yapar, ne hale gelir? Onunla ilgili.
-Bu kaza seninle çalışmaya başladıktan birkaç yıl sonra olsaydı, bu işle ilgili şöyle şöyle yapardık. Yaşamımdaki korkunç olayın ne zaman olabileceğiyle ilgili şart mı öne sürüyorsunuz? Bence koşarak uzaklaşmaya başlasanız iyi olur. Yoksa 'kafamız dağılabilir'.

Ayrıca:

-Bu ikinci, üçüncü, beşinci elden, kitaptan okunarak, televizyondan izlenerek, gasteden bakılarak anlaşılabilecek bir şey değil. Varsayımlarda bulunmayın.
-Eşi ölmüş bir insanla etkileşime girmek sizi rahatsız ediyorsa (zannettiğinizden çok daha kolay anlaşılıyor) yukarıdaki paragraftaki son iki cümleye başvurun.
-Deniz'i sadece toplam on kere gördünüz ve gerçekten benim kadar çok etkilendiniz öyle mi? Yarış yaptığımızı bilmiyordum.
-Deniz'den bahsettiğimde sıkıntılı bir sessizlik oluşmasına gerek yok. Normal konuşabiliriz.
-Kazayı artık anlattırmayın, en başta çok kereler anlattım. Artık istemiyorum.
-O gün neden yola çıktınız? tarzı sorgulamaları binlerce kez yapmış durumdayım ve çoook zordu. Beni tekrar oralara döndürmeyin.
-Deniz bir makine parçası değil, onun 'yerine' bir şey konamaz.
-Deniz'le kan bağımızın olmaması, ya da sadece 11 sene birlikte olmuş olmamız aramızdaki sevgiyi geçersiz ya da yetersiz, ya da onun ölümünü daha katlanılabilir kılmıyor.
-Bu kazadan sonra birçok insanın evliliği 'mal ve hizmetlerin el değiştirdiği bir iş anlaşması' olarak tanımladığını, 'sevgi'nin bu tanımlamada herhangi bir yer bulmadığını çok net olarak görmüş oldum.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Zamanın geçişi

Deniz,

Bak sensiz dokuz aydan fazla geçti. Seninleyken zamanı saymıyordum valla. Zamanın geçişi iyi bir şeydi, çünkü seninle ne kadar zaman geçirirsem kar gibi geliyordu. Birlikte oluşturduğumuz anılar, onları kimse alamazdı bizden. Bir kitapta okuduğum gibi, bir şeyler 'yaşamış' olmayı hiçbir kuvvet yok edemezdi. 'Aman çok yaşlandım hay Allah' diyen arkadaşlarıma da şaşkınlıkla bakıyordum (O konuya da bir ara geleceğim). Ama şimdi günleri, haftaları, ayları sayıyorum. Sonra yılları sayacağım. Zaman her şeyin ilacı. Haha. Siz onu benim külahıma anlatın. 

Ben burda sensiz olmanın acısını her an -her an!- yaşamak zorundayken, sen bu sürede hep ama hep 'zaman'sız bir şekilde, toprağın altında olacaksın. Zamanın bir şeyi iyileştirdiği yok, sadece senden beni uzaklaştırıyor -uzaklaştırdığını zannediyor.

Ah Deniz! O kadar çok motorcu var ki etrafta... Yan çantalarını takmış, uzun yola düşüyorlar haftasonu. Sen olsan bayılırdın, şimdi tam bizim de asfalta çıkacağımız zamanlar.

20 Nisan 2013 Cumartesi

Yalnızlık

Deniz'in gidişi bende dev bir yalnızlık oluşturdu. Bu yalnızlığı nasıl anlatabilirim...

Bu hiç kimsenin yanımda olmamasından kaynaklı bir yalnızlık değil, ya da konuşacak hiç kimsem olmamasından. Ailemin, arkadaşlarımın her zaman yanımda olduğunu biliyorum. Aslında bu kimsenin giderebileceği bir yalnızlık da değil. Bu 'Aman benim yanlızlığımı giderin' şeklinde bir çağrı da değil. Nasıl desem.

Bu daha çok... "Senin sevdiğin, en sevdiğin, hayatındaki en önemli insan herhangi bir zamanda yok olabilir. İyi de anlaşsanız, birbirinizin değerini de bilseniz, birbirinizi çok sevseniz, sağlığınıza dikkat de etseniz, doğru bildiğiniz biçimde yaşasanız ve doğru olduğunu düşündüğünüz şeyleri yapsanız da. Bir önemi yok."tan kaynaklanan bir yalnızlık. "Çok güzel bir insanın yaşamı, hayatta bütün yapacaklarını yapamadan yarım kesilebilir. Pek farketmez. Ne de olsa yaşam devam ediyor."dan kaynaklanan bir yalnızlık.

Bu, yoldaşımı kaybetmekten kaynaklanan bir yalnızlık. Davetlere iki kişi gidecekken tek başıma gitmek zorunda olmaktan. Evde tamir edilecek bir şey olduğunu farkedip onu tamir edecek kişinin sadece ve ancak ben olacağımı bilmekten; ben tamir etmezsem öylece kalacağını bilmekten. Canım sıkıldığında 'Gel yavlu iki dakka dışarda yürüyelim' diyemeyeceğimi bilmekten. Bir iş sorunu çıktığında, ya da işle ilgili bir konuda kararsız kaldığımda danışacak kimse olmadığını, kendim çözmem gerektiğini farketmekten. Kendi kendime yemek yemekten. Oysa yemekler ne kadar eğlenceli oluyordu Deniz'le, her seferinde sanki festival gibi. Aklıma komik bir şey geldiğinde içimden gülüp Deniz'e dönüp anlatamayacağımdan, birlikte gülemeyeceğimizden. Sonraki günlerde o komik şeye atıfta bulunup bulunup tekrar tekrar gülemeyeceğimizden, o aramızda bir çeşit parola gibi olamayacağından. Onun yerine içimden gülüp her ne yapıyorsam sessizce devam etmekten.

Artık anlatacak, ekleyecek bir şeyim olmadığından, yorgun olduğumdan, yaşamın 'eğlencesi'ne katılamayacağımı, katılmak istemediğimi bilmekten kaynaklanan bir yalnızlık.

16 Nisan 2013 Salı

Oyun Hamuru

2002'deki bir projeden; bir arkadaşımızın yaptığı karakteri canlandırırken
Deniz;

Biliyorum daha önce çalıştığın yerlerdeki, üniversitedeki, lisedeki, hatta çocukluğundaki arkadaşların, yakınların seni benden çok daha farklı hatırlayacaktır. Herkesin kendi Deniz'i var. Ben de seni ancak kendi bildiğim, gözlemlediğim kadarıyla yazabilirim tabii ki. Birçok kişi senin birçok farklı türevini anlatıyor, bu da güzel bir şey aslında.

Örneğin seni doğal bir lider olarak gördüğümü anlatmıştım. Bir arkadaşımız seni hiç lider olarak değil de, daha çok 'ruh' gibi gördüğünden bahsetti. Sanırım senin genel sükunetine dayanarak söyledi bunu. Bense farklı görüyorum tabii ki. Başka iki arkadaşın da senin üniversite yıllarında çok pasaklı olduğunu anlattı. O kadar şaşırdım ki, senin genel titizliğini bildiğim için. Hoşuma da gitti senin farklı bir yönünü duymuş olmak. Yaşamı boyunca ne çok farklı kişi oluyor insan, hem kendi gözünden hem de başkalarının gözünden. Artık senin değişemiyor, dönüşemiyor olman bayağı zor geliyor bana. Belki de hala değişiyorsundur, zihinlerimizde.

Oyun hamuru... Biraz daha teknik adıyla plasterin. Projelerimizde ne çok kullanmıştık onu. Habire yeni karakterler düşlüyor, ya da birilerinden projelerin için plasterin karakterler yaratmasını istiyordun. Daha sonra 'projelerimiz'e dönüştü tabii ki.

Seninle birlikte çalışmış olan birçok arkadaşın hatırlayacaktır. Senin için en rahat ortamlardan biriydi plasterin, hemen hızlıca şekillendirip derdini görselleştiriyordun onunla. Şirin, cin fikirler ortaya atıyordun. Tabii işin içine sonradan teller, ahşap, köpük, silikon tabancası, kumaş, boya, fırça, heykel kalemleri...bir sürü başka şey de dahil oluyordu. Ama ilk aşamada hayallerini plasterinle şekillendirmek ve bol bol fotoğraf çekmek senin için olmazsa olmazdı nerdeyse. Projeleri yaparken fotoğraflama huyuna bayılmıştım, sonradan 'kamera arkası' olarak bakması çok eğlenceli oluyordu. Çizimden çok daha rahat ifade ediyordun kendini plasterinle.

Aklında bir sürü proje vardı Deniz; proje yiyip proje içiyor, proje soluyor ve uykunda projeyle uğraşıyordun. En çok da projenin hazırlık aşaması, o en ham halindeki problem çözme kısmı hoşuma gidiyordu benim. Yaratmak istediğin görüntüye ulaşmak için deneme üstüne deneme üstüne deneme yapıyordun. Birçok kişiden de yardım istiyordun. O eğlenceye dahil olmak ne güzeldi! Ta üniversite yıllarından beri ne kadar çok uğraşmışsın plasterinle... O kadar çok fotoğraf var ki, gizli olmayanları
yavaş yavaş girişlerde kullanırım.

Mini mini renkli karakterler ööyle bakıyor şimdi. Daha birlikte ne projeler yapacaktık Deniz. Ah Deniz.
Deniz'in bir atölye çalışmasından, hazırlık
*Deniz'in çalışmalarıyla ilgili anılarınız varsa canınız istediğinde paylaşırsanız çok sevinirim.

13 Nisan 2013 Cumartesi

Leylekler


Deniz;

Geçen gün Caddebostan'a doğru yürürken kafamı bir kaldırdım. Gökyüzünde binlerce leylek. Upuzuuuuun, alabildiğine bir koridor halinde uçuyorlardı! Geri gelmişlerdi! Geçen sene hatırlıyor musun bu sıralarda Assos'a arabayla gene ara yollardan giderken bir dağın tepesinde leyleklere rastlamıştık. Binlercesi, bütüün gökyüzü leylek kaplıydı ve tepemizden, çok yakından geçiyorlardı. Derhal arabayı durdurup sen fotoğraf makinenle, ben dürbünümle dışarı çıkmıştık.

Bu muhteşem manzarayı bu sefer sensiz görmek çok acı verdi. Uzun süre leyleklere baktım. Bir yandan da sevindim. Senden haber mi getirmişlerdi?

O gün Deniz'in çektiği fotoğraflardan
*Geçenlerde August Rush diye bir film seyrettim. Türkçesi var mı bilmem. Kaybetmekle ve yeniden bulmakla ilgili. Bir de, asıl, müzikle. Bazen kelimeler ya da çizimler kendimi ifade ederken çok yetersiz, bayat ve kuru geliyor. 'Demek istediklerim bunlar değil, bunlar Deniz'e hakkını vermiyor' diye baya kafayı yiyorum çoğu zaman. Sanırım müzik duygular için çook daha doğru bir ortam. Film bazı yerlerde o kadar melodram oluyor ki insana fenalık geliyor; bir de bazen çok saçma yerlere bağlıyor. 

Fakat onu vaktiniz olduğunda, bir kez de beni ve Deniz'i düşünerek izler misiniz? İyi bir hoparlörünüz olursa daha iyi olur. Doğrudan bizim hikayemiz değil tabii ama bir sürü ilginç yeri var bence. Birçok yerde gürül gürül ağladım; müzikle birlikte duygularım o kadar yoğunlaştı ki. Acaba sizde de aynı duyguları uyandıracak mı, merak ediyorum. İzledikten sonra benimle paylaşır mısınız?