yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2014 Pazartesi

İki seneyi doldururken...

Selam Deniz;

Aslında tabii ki daha iki senenin dolmasına biraz var. Temmuz'un 17'sine şurada çok da kalmadı ama. Kendime tanıdığım mühletlerin felan hep sonuna geldim. İki sene sonunda toparlanmış olmalıydım elbet. Açıkçası durum çok da parlak diyemem. Neler neler oldu? Gezi, forumlar, dayanışmalar. Toplumsal olarak yepyeni, hep de yenilenen bir umut. Benim için birçok güzel arkadaş. Çalışıyorum zaten, orada da çok tatlı arkadaşlarım var. Her şey güllük gülistanlık değil, ama işimi seviyorum ve bir şeyleri düzeltebileceğimize yine de inanıyorum. Yani genel toplamda 'kabul edilebilir' bir yaşam.

Fakat asıl değişim bende oldu. Jung'un Dört Arketip'inde dediği gibi ruhumun 'keyfi' kaçtı. Eksik bir ruhla - yani denedim ama tamamlanmıyor - devam ediyorum hala. 'İyileşme' denilen şey gerçekleşmedi malesef. Bir Galler sözü olan hiraeth iyi tanımlıyor beni: Artık olmayan, ya da hiç olmamış bir yere duyulan özlem.

kaynak:
Benim için de böyle. Benim yaşama tutunduğum çapam sendin - belki iyi yapmadım çapamı sana tutturmakla, ama gerçek bu. Sen gidince temelimi yitirdim. Ne yapayım bilmem. Sana duyduğum özlem beni eksik yapıyor. Çapamı kendime bağlasam, ölene kadar yerimde kalırdım - başıma ne gelirse gelsin. Fakat öyle yapmadım gördüğün gibi.

Başka birisiyle birlikte olmak... Evet, tabii ki ömrümü yalnız geçirmek istemiyorum, sen de istemezdin zaten öyle yapmamı. Lakin bu ruh keyifsizliği ve eksikliği halimde inan içimden hiç gelmiyor. Neşeli bir varoluşum yok açıkçası -oysa ben neşeli bir insanla birlikte olmak isterdim. Ben, benimle birlikte olmak ister miydim ki acaba? Herkesleri çok seviyorum ama benim için yapabilecekleri çok da bir şey yok. Terapiye de gidiyorum ama terapistimin - ben ne kadar açık olsam da onun sunacaklarına - şu aşamada bana nasıl yardımcı olabileceğini tam bilemiyorum. Tanışıyorum insanlarla, bakalım az biraz yolculuk planlarım da var. İşte birtakım çabalar. Sonuçta yalnız bir eve gelince basıyor beni her şey.

Valla işte Deniz, kırık dökük böyle gitmeye çalışıyorum. Ama ne kadar devam etmeli böyle, bilmiyorum. Etmeli mi? Faydalı olmak felan gerçekten güzel eğer başarabiliyorsam. Fakat benim ruhumu besleyen, neşemi sağlayan, yaşamıma tat katan o 'şey' yok, her neyse o.

1 Ağustos 2013 Perşembe

Anlam

Deniz;

Seninle yapacağımız tüm o projeler, çıkacağımız tüm o seyahatler, dikeceğimiz tüm o kuklalar, atacağımız tüm o kahkahalar... Evrenin bir yerinde bir kara deliğin içine düşüp gitti mi? Onlar orada bir çeşit varlık göstermeye devam ediyor mu? Forumlarda seninle birlikte olsaydık, birlikte çalışsaydık, yeni bir ülkeyi seninle birlikte inşa etseydik... Ne olurdu Deniz?

Projeleri de sensiz yapmak istemiyorum ama yapmak zorundayım. Her şeye sensiz katlanmak zorundayım. Bak gene tatile çıkacağım, sensiz çıkmak zorundayım. Yaşadığım süre boyunca. Hasta olduğumda yaşadığım süre boyunca bir daha bana hiç çorba yapmayacaksın. Bir kere bile. Ben mız mız mız yatarken bir kere bile başucumda oturup saçımı sevmeyeceksin.

Anlam. Her gün yaşamımdaki anlamı yeniden yeniden yeniden hiç yoktan kurgulamak zorundayım. Sensiz olan yaşamımı sıfırdan anlamlandırmak zorundayım. Eskiden böyle çabalara girmeme hiç gerek yoktu. Şimdi yoruluyorum. İstemediğim günlerde bile o anlamı bir yerlerden bulup çıkartıp devreye sokmak zorundayım. Çıkartmazsam ne olur bilmiyorum. Ah Deniz. Yoruluyorum, usanıyorum.

25 Ocak 2013 Cuma

Güçlü olmak

Birçok kere duydum, birçok yerde okudum ki bu durum sayesinde 'daha güçlü' bir insan olacakmışım. Bu sözü ilk duyduğumdan beri kafamı çok kurcalıyor ve baya rahatsız ediyor beni. Sadece bir değil, birkaç açıdan hem de. Bakayım toparlayabilecek miyim...

1) Deniz benim için 'var' olan bir kişisel gelişim projesi değil, kendi için varlık olan bir insan. Benim hayatıma bir 'nedenle' girmedi. Kendi yolunda yürüyordu, kendi hayalleri için yaşıyordu. Tıpkı benim gibi, tıpkı herkes gibi. Şanslıydık ki yollarımız kesişti ve yanyana yürüyebiliyorduk. Deniz'in beni mutlu etmek, dahası bana güçlü olmayı öğretmek gibi bir görevi yok.

2) Deniz'in yaşamı pahasına bir ders öğrenmem kanımı dondurur ancak. Gerçekten. Daha iyi, daha güçlü bir insan olacaksam bile bunun için birinin, hayatımdaki en yakın insanın ölmesi gerekmemeli.

3) Tabii ki bağımsız bireyleriz. Ama aynı zamanda diğer insanlar olmadan da yaşayamayız. Ben Deniz'le birlikte olduğum için daha güçsüz değil, daha güçlüydüm. Herşeyden önce çok mutluydum, yaşama sevincim tam yerindeydi ve kendimi çok güvende hissediyordum. İkimiz de ne olursa olsun hep dünyayı - hayallerimizle - fethedebilecek gibi hissediyorduk; ama kendi kendimize değil asla, başka insanların da hayallerini yanımıza katarak. Bir insanı sevmek, onunla bütünleşmek neden güçsüzlük olsun ki? İki insanın ayrı ayrı başarabileceklerinden çok daha fazla şeyi birbirimiz sayesinde, birlikte olduğumuz için başarıyorduk.

4) 'Daha güçlü' olmanın bana ne faydası olduğunu pek anlamıyorum, neden buna vurgu yapıldığını da kavrayamıyorum. Pek de ilgilendirmiyor beni açıkçası. Tabii ki Deniz öldüğü için birçok şey değişti, ben de o yüzden daha önce hiç yapmadığım şeyler yapmak, daha önce çözmediğim türde problemler çözmek zorunda kaldım. Bu durum beni daha 'güçlü' yapıyorsa kalsın, ben Deniz'i geri isterim. Yaşama isteğim bile yokken 'güçlü' olmanın ne önemi var? Kimin için, neye karşı?

5) Kaç sene yaşayacaksam, bu senelerin sonunda her ne olursa olsun, her ne yaşarsam yaşayım geri dönüp baktığımda asla bu kazaya ve Deniz'in ölümüne en ufak derecede bile iyi bir şey olarak bakamam, bakmam.

6) Deniz'in ölümü ile arama mesafe koyamıyorum, benden başka bir insan ölmüş gibi hissedemiyorum. Bu durumu 'ardımda' bırakamıyorum; diğer başıma gelen irili ufaklı kötü olayların aksine. Belki tuhaf gelir bu tanımlama, bilmiyorum, siz de böyle hissediyor musunuz? Uyanıp arabanın kontrolden çıktığını farkeden, panikleyen, o frene basan, o direksiyonu çeviren, kafasına o darbeyi alan, o yoğun bakım yatağında iki gün yatan ve değerleri gittikçe kötüleşen, vücudu soğuyan, gözbebekleri büyüyen, en sonunda değerleri sıfıra inen benmişim gibi geliyor.

Bunlar günlük işleri başarmaktan, günlük yaşamı devam ettirebilmekten bağımsız şeyler. Tabii ki uyuyorum, işime gücüme bakıyorum, yiyorum içiyorum, sevdiklerimle buluşuyorum, başka konulardan bahsediyorum. Dışarıdan bakarsanız bunlarla boğuştuğum belki anlaşılmaz bile. Lakin güçlü bir insan olmanın bunlarla bir alakası yok, bence bütün bu olup bitenler çerçevesinde hiçbir önemi de yok. Ne dersiniz?

30 Aralık 2012 Pazar

Arkadaşlığın

Deniz;

Geçen gün çok yakın arkadaşlarınla birlikteydik. Senden ve anılarımızdan bahsettik. Sonrasında ben de düşündüm.

Çok iyi de bir arkadaştın aynı zamanda. Nasıl açıklasam, bazen sözcükleri öyle zor buluyorum ki... Sanki düşüncelerim düğümleniyor.

Senin yeni tanıştığın insanlara olan davranışında dikkatimi çeken, özel olan bence şuydu: Birçok insan sanki 'Senin arkadaşın olurum, ama şöyle yaparsan' diye düşünür. Mesela 'Falancayı ararım, ama o da beni ararsa.' Sen öyle değildin. Böyle karşılıklılık arayışlarından da çok hoşlanmazdın. Herkese önce 'Senin arkadaşınım' diye yaklaşırdın. Bir insanın başta farklı görünmesi, alışılmadık davranış biçimleri sergilemesi, seninle uyuşmayan zevklere sahip olması, hatta ters bir şey söylemesi... senin için hiç önemli de değildi. Sen önce yeni tanıştığın insanın arkadaşıydın. Ters bir şey söylerse de cevabını yapıştırırdın canım! Hiç kırmazdın ama.

Kötü niyetli bir yaklaşımda bulunmadığı sürece (bir de yapmacıklığa hiç dayanamazdın), herkesle arkadaş olabilirdin. Seninle tanıştığımızda bu koşulsuz sevgin beni çok etkilemişti. Sevdiğin bir insanın her konuda sonuna kadar yanında olurdun, hiç lamı cimi olmazdı.

Bilgini, deneyimlerini, heyecanlarını, eşyalarını... arkadaşlarınla koşulsuzca paylaşırdın, senin için çok değerli olan her şeyi cömertçe sunardın, kendine saklamazdın. 'Hadi hep beraber Belgrat ormanına gidelim' diye insanları arardın; güzel bir şey yaşayacaksak da hep beraber yaşamak isterdin.

Bu cömertliğinle birçok arkadaşına, öğrencilerine ve tabii bana da ilham oldun. Senin paylaştığını görünce insanlar da seninle paylaşmak istiyordu her şeylerini.

Hele bir de insanlarla aynı ilgilere sahipsen sohbetine doyum olmazdı. Normalde az konuşan o adam, gözleri parlaya parlaya başlardı anlatmaya, sorular sormaya, dinlemeye... Yan yan gülümsemen, el kol hareketlerin, duruşun, sesin, sözlerin, nidaların, gülüşün hep gözümün önüne geliyor senin bir arkadaşınla harıl harıl sohbetini hatırlarken.

Senin bu koşulsuz arkadaşlığını ve sevgini özlüyorum Deniz. Hem de çok!

20 Aralık 2012 Perşembe

Uzun yaşamın sırları...

Kazadan sonraki zamanda bayağı düşündüm. O gün yola çıkmamış olsaydık bütün bunlar olmayacaktı. Sakin sakin yaşamımıza devam edecektik. Herhangi bir şey bizi engelleseydi. Araba çalışmasaydı. Benim karnım ağrısaydı (sık sık ağrıdığı gibi). Deniz'le kavga etseydik, karşılıklı inatlaşsaydık, 'seninle hiçbir yere gitmiyorum' aşamasına gelseydik. Ertesi gün sakinleşip, barışıp, rahatlayıp gitseydik. Yeter ki tam da o gün yola düşmeseydik.

Bütün bunları kaza olup bittikten sonra söylemesi kolay. Yola çıkarken kaza yapacağımız aklımızın ucundan bile geçmezdi ki. Sonradan 'şunu şunu değiştirmek gerekiyordu, sen de şöyle yapsaydın, ben de böyle yapsaydım, köşedeki trafik polisi de bunu yapsaydı, ordaki yaya da şuraya adım atsaydı, tam da o an güneş gözümüze şu açıyla vursaydı' denebilir, ama bunlar o anı yaşamadan asla bilinemeyecek şeyler. Ölümcül bir kaza geçirip eşimi o kazada kaybedeceğime ve o kazadan canlı çıkacağıma yola çıkarken ben de ihtimal bile vermezdim.

Bunları düşününce aklıma başka şeyler de geliyor ister istemez. Acaba hayatta kalmayı garantilemenin yolu nedir?

Evden hiç dışarı çıkmamak mı? Arabaya binmemek mi? Motosiklet kullanmamak mı? Uçak yolculuğu yapmamak mı? Hiç yurtdışına çıkmamak, yaşadığımız şehri terketmemek, hatta semtimizin dışına adımımızı atmamak mıdır? Dışarıda yürümemek midir? Bütün bunlar kendince büyük ya da küçük bir sürü tehlike barındırıyor. Sokakta yürürken kafamıza tabela düşebilir. Karşıdan karşıya geçerken dikkatsiz bir sürücü bizi çiğneyebilir. Kendimizi hiç ilgimiz olmayan bir kavganın ortasında bulabiliriz. Arabayla giderken herhangi bir anda araba takla atabilir. Motosikletimiz uçurumdan yuvarlanabilir. Uçağımız düşerse zaten kurtulma olasılığımız sıfıra yakındır.

Ama biz gene de bunların hepsini yapıyoruz. Piyangonun o anda bize vurmayacağını varsaymak zorundayız. Başka türlü yaşayabilir miyiz?

Diyelim evden hiç dışarı çıkmadık. Bizi evde bekleyen tehlikeleri ne yapacağız? Kalp krizi geçirebiliriz. Beyin anevrizması yüzünden o anda yaşamımız son bulabilir. Mide kanaması geçirip ölebiliriz. Bir arkadaşım anlatmıştı; tek başımızayken boğazımıza zeytin çekirdeği kaçıp ölürsek ne olacak? Doğalgaz sızıntısı, elektrik çarpması, yangın... Peki evde hareketsizlikten bir kan pıhtısı gelip akciğerimize ulaşırsa ne yapacağız? Evden çıkmazsak bize kimin bakacağını hiç gündeme getirmiyorum bile.

Doğum yapmak bile başlı başına çok riskli bir iş; yani yaşamın kendisi bile ölümle komşu sanki, burun buruna.

Bir sonraki anı yaşıyor olarak geçireceğimize nasıl emin olabiliriz?

Hayatta kalmanın yolu nedir bilmiyorum. Ama sanırım evde oturmak değil.

6 Aralık 2012 Perşembe

Hayat böyle...

Deniz,

Artık arkadaşlarımla, akrabalarımla konuşurken senden bahsettiğimde 'Eh naapalım, hayat böyle' dedikleri aşamaya geldik. Tabii ki bu beklenen bir şey. Yaşam, yaşayanlarla ilgileniyor. Bu durum benim içimi acıtıyor, ama olağan bir durum aynı zamanda.

Yaşam son hızla akıyor. Bakılacak bebekler, koşturan çocuklar, gelecekleri hakkında endişelenilecek gençler, hamileliğin heyecanını yaşayan anne-baba adayları, çalışma ve/veya aile stresinden parçalanan yetişkinler, yaşamlarının ikinci baharını iyi geçirmek isteyen yaşlılar, bakılacak hastalar, yetiştirilecek işler, işler, işler... var. Öyle de olması gerekiyor. Senin bu pencerede kendine yer bulamaman beni üzüyor Deniz, üzecek de. Ama başka türlü olamıyor sanırım.

O yüzden tabii ki insanlarla yavaştan yaşamla ilgili konuşmaya; seninle ilgili düşüncelerimi, duygularımı daha ziyade kendi içimde yaşamaya başladım Deniz. Senden burada ve günlüğümde bahsediyor olacağım.

Bende çok bir değişiklik yok, hep aklımdasın. Hep kalbimdesin. Hep özlüyorum seni...

29 Kasım 2012 Perşembe

İsyan

Tamam, bir çok şey yapıyorum. Tavsiye edilenlerin hepsine de uyuyorum.

Arkadaşlarımla görüşüyorum, kendimi eve kapatmıyorum. Telefonla, mail yoluyla, Facebook'tan ya da Skype'tan haberleşiyorum. Annemlerle, akrabalarımla konuşuyorum. Abimi, yengemi, yeğenlerimi görmeye gidiyorum. Kendimi yaşamla haşır neşir etmeye çalışıyorum. İyi ki varsınız.

Yeni insanlarla tanışıyorum.

Yeni roller üstleniyorum.

Daha önce çözmediğim türde problemler çözmeyi öğreniyorum.

Bir yerlere; uzak, yakın gidiyorum, geziyorum.

Blog yazıyorum, ayrıca Deniz'e hitaben özel bir günlük tutuyorum.

Deniz için biraz daha büyük ölçekli bir şeylerin planını kuruyorum, kimlerden yardım alabileceğimi düşünüyorum (o kısmı daha sonra).

Deniz'in yarım kalan işlerini bitirmeye uğraşıyorum, bir amacım da var.

Spor yapıyorum, sağlıklı beslendiğimi zannediyorum, yürüyüşe çıkıyorum, derin derin nefes alıp veriyorum, yoga felan yapıyorum, kendimi dinlemeye özen gösteriyorum.

Sahilde gökyüzüne ve gün batışına bakıyorum.

Kuşların sesini dinliyorum.

Yaşamıma yeni bir rutin oturtmaya, evimize iyi bakmaya çalışıyorum.

Kitap okuyorum, müzik dinliyorum, internetten anlamlı ya da anlamsız bir şeyler araştırıyorum.

Arkadaşlarımın bana hediye ettiği güzel bir bitkiye bakıyorum (gerçekten çok iyi geldi, sağolun).

Komşularımla görüşüyorum.

Biraz da diğer insanlara odaklanmaya çalışıyorum.

Bazen çay içip bön bön duvarlara bakıyorum.

Bazen ağlamaktan başıma ağrılar giriyor. Kendimi hiç tutmuyorum.

Saçmasapan komedi dizileri felan izliyorum.

Hatta bazen salak salak cep telefonumla yılan oyunu oynuyorum. Cep telefonum o kadar eski. Deniz hediye etmişti. Turuncuyu sevdiğim için turuncu.

Düşünce biçimimi değiştirmeye, ölümün yaşamın parçası olduğunu anlamaya değil de 'hissetmeye' çalışıyorum.

Sadece şu ana odaklanmaya çalışıyorum.

Kendimi yeniden tanımlamaya çalışıyorum.

...

Ama Deniz gene yok, gene yok, gene yok. Gene dayanamıyorum, gene dayanamıyorum.

Deniz'i geri istiyorum!

15 Kasım 2012 Perşembe

Yaşamın Gerçekleri

Bazen hiçbir şeye inanamıyorum. İnanamıyorum. Bu kaza bir hayal miydi? Böyle bir şey olmadı da Deniz bir yerlerde yaşıyor mu? Yoksa Deniz mi bir hayaldi? Çok güzel, gerçek olamayacak kadar güzel bir insan, bir hayal. Bütün o yaşadıklarımız benim gördüğüm bir rüya mıydı? Yoksa... ben mi bir hayalim?

Siz de böyle hissediyor musunuz bazen?

Bundan sonra hayat böyle işte. Hayatıma yeni eklenen insanlar olacak küçüklü büyüklü; hayatımda varolan insanlarla ilişkilerim güçlenecek ya da yavaşça solacak. Ama biliyorum ki zaman içinde sevdiğim, değer verdiğim insanları, Deniz'i kaybettiğim gibi teker teker kaybedeceğim. Belki aniden, belki uzun süre içinde. Taa ki kendim de o insanlar her nereye gidiyorsa oraya gidene kadar.

Kaçınılmaz bir şey bu. Bunu zaten biliyordum, ama bilmekle yaşamak o kadar farklı ki. Bayağı hüzünlü bir varoluş.

Bu gerçeği bu kadar erken, bu kadar ani ve bu kadar mutluyken öğrenmek -hadi yaşamak diyim-zorunda oluşum... Haksızlık mı demeli, ne demeli? Herkes eşiyle, çocuklarıyla mutlu mutlu yaşarken, bana da bu mu düştü şimdi? Bilmem, belki de herkes eşiyle, çocuklarıyla mutlu mutlu falan yaşamıyordur ama şimdi bana öyle geliyor, ne yapayım. Deniz'le yaşayacaklarımız, mutluluklarımız henüz bitmemişti. Ne bitmesi, daha yeni başlıyordu her şey! Sanki kırk yıl sonra bile hep yeniden, yeniden başlayacaktı. Hep yeni mutluluklara gebeydi yaşamımız.

Peki Deniz ne öğrendi bu dersten? Bilemiyorum. Merak ediyorum.

29 Ekim 2012 Pazartesi

İlk Ay

Kazadan sonraki ilk ay ne oldu? Neler hissettim? Neler yaşadım?

Ben de tam hatırlamıyorum. parça parça bir şeyler var.

Sanırım o ilk ayda, adrenalin midir, artık neyin etkisi bilmiyorum, ama bir çeşit uyuşturucunun etkisi altında gibiydim. Panik içinde ordan oraya koşuyordum, nasıl yaparım, nasıl çözerim, kimlerle konuşabilirim diye. 'Nasıl çözerim'... Ne kadar da safça.

İnsanlarla telefonda, yüzyüze konuşuyordum; başsağlığı dileklerini kabul ediyordum, çeşitli yasal işlemlere bakıyordum. Ama o ben değildim sanki. Kendime bir vekil atamıştım, gerçek yaşama ilişkin işleri o hallediyordu adeta. Neler söylediğimi, neler yaptığımı hiç hatırlamıyorum. Sonradan sonradan bazı hiç mantıklı olmayan cümleler kurmuş olduğumu hayal meyal farkettim sanki.

Bir tünelin içinde gibiydim. Yaşam bir yandan olup bitiyor, bense o tünelin içinde yaşamdan bağımsız bir varlık sürdürüyordum. İnsanlar kaza yaşamamış sakin hayatlarında, normal normal günlük işlerini, konuşmalarını devam ettiriyorlardı. Giysilerden, faturalardan, işyerindeki sorunlardan, nasıl canlarının sıkıldığından, neden sevgilinin birinin diğerinin telefonunu açmadığından ve bunun aman da ne kadar önemli bir mesele olduğundan bahsediyorlardı. Bense bir hayalet gibi onların aralarından geçiyordum. Sanırım hayalet formumdan ve o tünelden hala da tam çıkmadım.

İlk ay daha henüz kazanın ve durumun vehametinin farkına varmamıştım. Deniz'in artık yaşamıyor olduğunu gerçek anlamda kavrayamamıştım. Yüzeysel anlamda bir üzüntü yaşıyordum ama bir şeylerin henüz düzeleceğine inanıyordum büyük ihtimalle. Bu bir çeşit savunma biçimi midir acaba, bilemiyorum.

Bir ay - otuzbeş gün sonra kadar küüüt diye ilk dalga geldi: Deniz gerçekten, sonsuz bir şekilde, geri dönüşü olmayan bir biçimde artık yoktu. Nasıl yani, yok mu? Evet, gerçekten. Yani gelmiyor. Aramayacak. Mail atmayacak. Facebook profilini güncellemeyecek. Sarılmayacağız. Konuşmayacağız. Birlikte yaşlanma planlarımız gerçekleşmeyecek. Birlikte deniz kıyısında ev almayacağız. Birlikte iş yapmayacağız. Birlikte motora binmeyeceğiz. Deniz'in yaşamı bitti. Onun yaşlanacağı bu kadardı. Hayallerinin bu kadarını gerçekleştirdi. İşlerinin bu kadarını yaptı. Dünyada göreceği bu kadardı. Sevdiklerinin yaşamlarına bu kadar dokunabildi.

Zaman içinde o dalgalar büyüdü, büyüdü, büyüdü. En büyük haline geldi. O kısımları da sonra anlatırım.

Siz ilk aya ilişkin neler hatırlıyorsunuz? Öyle garip bir uyuşma hali oldu mu? Anlamazlıktan geldiniz mi siz de?

22 Ekim 2012 Pazartesi

Merak

Yaşamın bana getireceği şeyleri merak etmiyorum. İnsanları merak etmiyorum. Yerleri, ülkeleri merak etmiyorum. Nesneleri merak etmiyorum. Neler olduğunu, neler olmadığını, neler olacağını, neler olmayacağını merak etmiyorum. Olayları, fikirleri, umutları, heyecanları, çatışmaları merak etmiyorum.

Evet, dünya denilen gezegenin birçok yerinde birçok insan anlamlı ya da anlamsız hayatlar yaşıyor. Kendilerini gerçekleştiriyorlar ya da birilerinin hayatını karartıyorlar. Ya da bön bön hayata bakıyorlar. Kendilerini güvende ya da güvensiz hissediyorlar. Ama benim o hayatlarla bir bağlantım yok.

Yaşamımın benden çalındığını hissediyorum. Onun için büyük bir öfke duyuyordum. Ama şimdi onu bile duymuyorum. Sadece büyük bir sessizlik. İlgisizlik. Umutsuzluk. Anlamsızlık.

Daha önce merak ederek yaşardım. Aslında merak ettiğim için yaşardım. Büyük bir heyecanla, neşeyle, tutkuyla. Bir yaprağa bakıp kırk saat düşünebilirdim. Aklıma sorular üşüşürdü, onları cevaplamak için arardım sorardım, çizerdim, maketler yapardım, fotoğraflar çekerdim, yazardım. Şimdi yapraktan bana ne?

Hayat beni en sevdiğim, çok değer verdiğim insandan ve onunla ilişkimden, umutlarımdan, hayallerimden, planlarımdan, geleceğimden kopardı. Bu yeni, kırık dökük geleceği de ben istemiyorum. Çünkü merak etmiyorum ve bir şeye benzeyeceğine inanmıyorum. Benim istediğim şey zaten o kazada bitti gitti.