sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Şubat 2013 Perşembe
Deniz'e layık olmak...
Sanırım artık beşyüzüncü kez Deniz'i çok sevdiğimi ve çok özlediğimi, onun ölümünden dolayı çok üzgün olduğumu duymaya ihtiyacınız yok. Bir noktada artık kendi duygularımı daha geri plana atmam gerektiğini düşünüyordum zaten, o nokta geldi sanırım. Bazen diyordum ki kendi kendime: Acaba bu duyguları neden yazıyorum? Yazarken fazla mı detaya giriyorum? Madem çok mahrem bir insanım... Bunları bilmiyorum. Zaten kazadan sonra o kadar çok değiştim ki. Paylaşmak cidden iyi geldi; kendimi anlatmak, anlaşılmak... Blog sayesinde başka türlü haberleşemeyeceğim birçok kişiyle - hatta tanımadığım insanlarla - haberleşmiş, yüzyüze anlatamayacağım birçok şeyi anlatmış oldum. Ama bir yandan da sürekli şikayet eder durumda görünmek istemiyorum artık.
Deniz'i düşünme ve ölümüne üzülme sıklığımda ya da ona olan sevgimde herhangi bir azalma olmadı, ama artık bu blogun daha çok Deniz'i anlattığımız bir anı defteri gibi olmasını isterim. Böylece biraz daha Deniz'in hoşlanacağı, pozitif bir rotaya çevrilmiş olur. Ah vah edilmesinden hazetmezdi pek. Kendimden ve duygularımdan bahsedeceğim son birkaç giriş kaldı, birazcık dayanılmaz birkaç konudan da bahsedeceğim bu arada malesef. Sonra da tamamen Deniz'e odaklanmak isterim. Belki Deniz için yavaştan şekillenmeye başlayan projemden de ufak ufak bahsederim zamanla...
Bundan sonra anlatacağım şeyler birilerine dokunursa ne güzel. Umarım herkes Deniz'le ilgili yaşadıklarını da paylaşmaya devam eder, çok sevinirim...
29 Ocak 2013 Salı
Hayvanlar
Oof of Deniz. Yazarken birazcık daha iyimser olmaya çalışacağım ama, zor bazen. Son yazdıklarıma bakıyorum da... Birazcık farklı bir konudan bahsedeyim.
Hayvanlarla, köpeklerle ilişkin de ayrıca muhteşemdi. Köpekleri çok severdin. Seni gördüğünde sevinmeyecek bir köpek tanımıyorum. Hani şu karanlık sokaklardan geçerken izbandut gibi 5-6 köpeklik bir sürü her an saldırmaya hazır şekilde karşımıza çıkar ya, sen en sevimli halinle, hevesle 'Gel, gel, gel' diyip onlara doğru elini uzatınca büyülenmiş gibi gelir sana kendilerini sevdirmeye çalışırlardı, sonra da peşini bırakmazlardı bir türlü. O koca Kangal benzeri sokak köpeği yatar, 'Karnımı sev' diye yuvarlanırdı, patileriyle felan. Bu kadar mı mıknatıs olur bir insan! Ben de 'Bu nasıl bir etki, bu nasıl bir sevgi' diye hayran hayran bakardım. Köpeklerle çok doğal bir iletişimin vardı, sanki bizim bilemediğimiz gizli bir dil paylaşıyordunuz.
Ama ben gene farklı bir yere dalıp farklı bir hikaye anlatacağım, bana o kadar çok dokunmuştu ki bu yaşadığımız...
Kazadan önceki Mayıs başıydı sanırım. Olimpos'tan motorla İstanbul'a dönüyorduk. Antalya'dan hemen sonra boş, küçük bir ara yoldu. Sanırım yüksek bir araziydi, çünkü hava daha soğuktu ve bulutluydu. Etrafta bizden başka araç yoktu, her zamanki gibi. Birden yolun ortasında yüzüstü düşmüş, kanatlarını iki yana açmış, kahverengi, küçük bir kuş gördük. Ölmüş müydü? Kuşu farkettikten sonra kısa bir süre aramızda konuştuk, geri dönmeli mi, dönmemeli mi diye. Sonra sen kuşun yaşadığına, dönmemiz gerektiğine karar verdin; beşyüz metre kadar ilerden döndük. Haklıydın, kuş yaşıyordu. Sanırım dişi bir çalı kamışçını'ydı (Daha sonra notlarımdan kontrol edip yanlışsa düzeltirim). Adını Cemile koyduk. Büyük ihtimalle bir araba çarpmış, kafasını vurmuştu. Gözleri kapalıydı ama hızlı hızlı nefes alıyordu, şoktaydı.
Hemen yolun kenarına, bir çalının altına minik dallardan korunaklı bir yuva yaptık, Cemile'yi yatırdık. Etraftan atılmış bir plastik şişe bulup kapağıyla su verdik. Hatta sen şişe parçalarından güzel bir güneşlik de yapıp dikiverdin hemen tepesine. Oh, ne lüks! Cemile gözlerini açtı ama kafasını oynatamıyordu, hep bir yana düşüyordu kafası. Bizden de tedirgin olmuştu, kanatlarını çırpıyordu ama hali yoktu, kaçamıyordu bir türlü. Acaba kurtulacak mıydı, yarası ölümcül müydü? Kan felan yoktu hiçbir yerinde, belki de sersemlemişti sadece. Bu arada yağmur yağmaya başladı. Yırtıcılar gelip yer miydi onu? İyileşip gücünü toparlayıp uçar mıydı? Yanımızda götürüp götürmemeyi düşündük. Motorun çantasında, uyduruk pet şişe bozması kutunun içinde sarsıntıdan ölürmüş gibi geldi, cesaret edemedik götürmeye. Kafasını rahat ettirecek, suya ulaşabileceği bir pozisyonda bıraktık onu orada.
Nedense çok cesur bir kuşa benziyordu. Nasıl da güzel, sürmeli gibi gözleriyle bakıyordu, kıvrık gagasıyla suyu deli gibi içiyordu gözünü kapatıp, tepesindeki tüyleri de kabarıp kabarıp iniyordu, bir yandan da senin parmağını kıvrık ayaklarıyla kavrıyordu. O kadar yabani bir kuşa o kadar yakın olabilmek, ona dokunabilmek ne garipti. Kafası, açık renkli karnı yumuşacıktı. Sonradan mola yerinde Cemile'yi yanımıza alsa mıydık almasa mıydık diye çok tartıştık, bir sonuca varamadık. Üzüldük Cemile için. Acaba ne yapıyordur, dönmüş müdür yuvasına? Ama sen karar verip sen dönmüştün onu kurtarmak için. Boş vermemiştin. En azından yolda ezilerek ölmeyecekti, belki ufak da olsa bir şansı vardı. Toparlanıp uçabilecekti. İşte gene senin umrundaydı...
İşte böyle Deniz'im. Tüm hayvanların dostuydun böyle, aranızda bambaşka bir bağ vardı. Kıyamazdın hiçbirine. Bir ara izlediğin Çin'de çekilmiş bir videoya dayanamayıp et yemeyi bırakmıştın aylarca. Ben izlemedim, bilmiyorum ne olduğunu. Bana da çok sonradan söylemiştin niye yiyemediğini, üzülmiyim diye de videoyu çok açıklamamıştın. Ne çok severdin hayvanları; ayıya, pandaya, eşeğe (eşşek diye denecek ama!), keçiye... bayılırdın. Gözleri, ifadeleri, tüyleri, şekil-şemalleri, davranışları çok hoşuna giderdi, on saat konuşurduk onlardan. Bıkmaz gene konuşurduk.
Şimdi hayvanlar da sensiz kaldı ya Deniz'im. Naapıcaklar?
Hayvanlarla, köpeklerle ilişkin de ayrıca muhteşemdi. Köpekleri çok severdin. Seni gördüğünde sevinmeyecek bir köpek tanımıyorum. Hani şu karanlık sokaklardan geçerken izbandut gibi 5-6 köpeklik bir sürü her an saldırmaya hazır şekilde karşımıza çıkar ya, sen en sevimli halinle, hevesle 'Gel, gel, gel' diyip onlara doğru elini uzatınca büyülenmiş gibi gelir sana kendilerini sevdirmeye çalışırlardı, sonra da peşini bırakmazlardı bir türlü. O koca Kangal benzeri sokak köpeği yatar, 'Karnımı sev' diye yuvarlanırdı, patileriyle felan. Bu kadar mı mıknatıs olur bir insan! Ben de 'Bu nasıl bir etki, bu nasıl bir sevgi' diye hayran hayran bakardım. Köpeklerle çok doğal bir iletişimin vardı, sanki bizim bilemediğimiz gizli bir dil paylaşıyordunuz.
Ama ben gene farklı bir yere dalıp farklı bir hikaye anlatacağım, bana o kadar çok dokunmuştu ki bu yaşadığımız...
Kazadan önceki Mayıs başıydı sanırım. Olimpos'tan motorla İstanbul'a dönüyorduk. Antalya'dan hemen sonra boş, küçük bir ara yoldu. Sanırım yüksek bir araziydi, çünkü hava daha soğuktu ve bulutluydu. Etrafta bizden başka araç yoktu, her zamanki gibi. Birden yolun ortasında yüzüstü düşmüş, kanatlarını iki yana açmış, kahverengi, küçük bir kuş gördük. Ölmüş müydü? Kuşu farkettikten sonra kısa bir süre aramızda konuştuk, geri dönmeli mi, dönmemeli mi diye. Sonra sen kuşun yaşadığına, dönmemiz gerektiğine karar verdin; beşyüz metre kadar ilerden döndük. Haklıydın, kuş yaşıyordu. Sanırım dişi bir çalı kamışçını'ydı (Daha sonra notlarımdan kontrol edip yanlışsa düzeltirim). Adını Cemile koyduk. Büyük ihtimalle bir araba çarpmış, kafasını vurmuştu. Gözleri kapalıydı ama hızlı hızlı nefes alıyordu, şoktaydı.
Hemen yolun kenarına, bir çalının altına minik dallardan korunaklı bir yuva yaptık, Cemile'yi yatırdık. Etraftan atılmış bir plastik şişe bulup kapağıyla su verdik. Hatta sen şişe parçalarından güzel bir güneşlik de yapıp dikiverdin hemen tepesine. Oh, ne lüks! Cemile gözlerini açtı ama kafasını oynatamıyordu, hep bir yana düşüyordu kafası. Bizden de tedirgin olmuştu, kanatlarını çırpıyordu ama hali yoktu, kaçamıyordu bir türlü. Acaba kurtulacak mıydı, yarası ölümcül müydü? Kan felan yoktu hiçbir yerinde, belki de sersemlemişti sadece. Bu arada yağmur yağmaya başladı. Yırtıcılar gelip yer miydi onu? İyileşip gücünü toparlayıp uçar mıydı? Yanımızda götürüp götürmemeyi düşündük. Motorun çantasında, uyduruk pet şişe bozması kutunun içinde sarsıntıdan ölürmüş gibi geldi, cesaret edemedik götürmeye. Kafasını rahat ettirecek, suya ulaşabileceği bir pozisyonda bıraktık onu orada.
Nedense çok cesur bir kuşa benziyordu. Nasıl da güzel, sürmeli gibi gözleriyle bakıyordu, kıvrık gagasıyla suyu deli gibi içiyordu gözünü kapatıp, tepesindeki tüyleri de kabarıp kabarıp iniyordu, bir yandan da senin parmağını kıvrık ayaklarıyla kavrıyordu. O kadar yabani bir kuşa o kadar yakın olabilmek, ona dokunabilmek ne garipti. Kafası, açık renkli karnı yumuşacıktı. Sonradan mola yerinde Cemile'yi yanımıza alsa mıydık almasa mıydık diye çok tartıştık, bir sonuca varamadık. Üzüldük Cemile için. Acaba ne yapıyordur, dönmüş müdür yuvasına? Ama sen karar verip sen dönmüştün onu kurtarmak için. Boş vermemiştin. En azından yolda ezilerek ölmeyecekti, belki ufak da olsa bir şansı vardı. Toparlanıp uçabilecekti. İşte gene senin umrundaydı...
İşte böyle Deniz'im. Tüm hayvanların dostuydun böyle, aranızda bambaşka bir bağ vardı. Kıyamazdın hiçbirine. Bir ara izlediğin Çin'de çekilmiş bir videoya dayanamayıp et yemeyi bırakmıştın aylarca. Ben izlemedim, bilmiyorum ne olduğunu. Bana da çok sonradan söylemiştin niye yiyemediğini, üzülmiyim diye de videoyu çok açıklamamıştın. Ne çok severdin hayvanları; ayıya, pandaya, eşeğe (eşşek diye denecek ama!), keçiye... bayılırdın. Gözleri, ifadeleri, tüyleri, şekil-şemalleri, davranışları çok hoşuna giderdi, on saat konuşurduk onlardan. Bıkmaz gene konuşurduk.
Şimdi hayvanlar da sensiz kaldı ya Deniz'im. Naapıcaklar?
30 Aralık 2012 Pazar
Arkadaşlığın
Deniz;
Geçen gün çok yakın arkadaşlarınla birlikteydik. Senden ve anılarımızdan bahsettik. Sonrasında ben de düşündüm.
Çok iyi de bir arkadaştın aynı zamanda. Nasıl açıklasam, bazen sözcükleri öyle zor buluyorum ki... Sanki düşüncelerim düğümleniyor.
Senin yeni tanıştığın insanlara olan davranışında dikkatimi çeken, özel olan bence şuydu: Birçok insan sanki 'Senin arkadaşın olurum, ama şöyle yaparsan' diye düşünür. Mesela 'Falancayı ararım, ama o da beni ararsa.' Sen öyle değildin. Böyle karşılıklılık arayışlarından da çok hoşlanmazdın. Herkese önce 'Senin arkadaşınım' diye yaklaşırdın. Bir insanın başta farklı görünmesi, alışılmadık davranış biçimleri sergilemesi, seninle uyuşmayan zevklere sahip olması, hatta ters bir şey söylemesi... senin için hiç önemli de değildi. Sen önce yeni tanıştığın insanın arkadaşıydın. Ters bir şey söylerse de cevabını yapıştırırdın canım! Hiç kırmazdın ama.
Kötü niyetli bir yaklaşımda bulunmadığı sürece (bir de yapmacıklığa hiç dayanamazdın), herkesle arkadaş olabilirdin. Seninle tanıştığımızda bu koşulsuz sevgin beni çok etkilemişti. Sevdiğin bir insanın her konuda sonuna kadar yanında olurdun, hiç lamı cimi olmazdı.
Bilgini, deneyimlerini, heyecanlarını, eşyalarını... arkadaşlarınla koşulsuzca paylaşırdın, senin için çok değerli olan her şeyi cömertçe sunardın, kendine saklamazdın. 'Hadi hep beraber Belgrat ormanına gidelim' diye insanları arardın; güzel bir şey yaşayacaksak da hep beraber yaşamak isterdin.
Bu cömertliğinle birçok arkadaşına, öğrencilerine ve tabii bana da ilham oldun. Senin paylaştığını görünce insanlar da seninle paylaşmak istiyordu her şeylerini.
Hele bir de insanlarla aynı ilgilere sahipsen sohbetine doyum olmazdı. Normalde az konuşan o adam, gözleri parlaya parlaya başlardı anlatmaya, sorular sormaya, dinlemeye... Yan yan gülümsemen, el kol hareketlerin, duruşun, sesin, sözlerin, nidaların, gülüşün hep gözümün önüne geliyor senin bir arkadaşınla harıl harıl sohbetini hatırlarken.
Senin bu koşulsuz arkadaşlığını ve sevgini özlüyorum Deniz. Hem de çok!
Geçen gün çok yakın arkadaşlarınla birlikteydik. Senden ve anılarımızdan bahsettik. Sonrasında ben de düşündüm.
Çok iyi de bir arkadaştın aynı zamanda. Nasıl açıklasam, bazen sözcükleri öyle zor buluyorum ki... Sanki düşüncelerim düğümleniyor.
Senin yeni tanıştığın insanlara olan davranışında dikkatimi çeken, özel olan bence şuydu: Birçok insan sanki 'Senin arkadaşın olurum, ama şöyle yaparsan' diye düşünür. Mesela 'Falancayı ararım, ama o da beni ararsa.' Sen öyle değildin. Böyle karşılıklılık arayışlarından da çok hoşlanmazdın. Herkese önce 'Senin arkadaşınım' diye yaklaşırdın. Bir insanın başta farklı görünmesi, alışılmadık davranış biçimleri sergilemesi, seninle uyuşmayan zevklere sahip olması, hatta ters bir şey söylemesi... senin için hiç önemli de değildi. Sen önce yeni tanıştığın insanın arkadaşıydın. Ters bir şey söylerse de cevabını yapıştırırdın canım! Hiç kırmazdın ama.
Kötü niyetli bir yaklaşımda bulunmadığı sürece (bir de yapmacıklığa hiç dayanamazdın), herkesle arkadaş olabilirdin. Seninle tanıştığımızda bu koşulsuz sevgin beni çok etkilemişti. Sevdiğin bir insanın her konuda sonuna kadar yanında olurdun, hiç lamı cimi olmazdı.
Bilgini, deneyimlerini, heyecanlarını, eşyalarını... arkadaşlarınla koşulsuzca paylaşırdın, senin için çok değerli olan her şeyi cömertçe sunardın, kendine saklamazdın. 'Hadi hep beraber Belgrat ormanına gidelim' diye insanları arardın; güzel bir şey yaşayacaksak da hep beraber yaşamak isterdin.
Hele bir de insanlarla aynı ilgilere sahipsen sohbetine doyum olmazdı. Normalde az konuşan o adam, gözleri parlaya parlaya başlardı anlatmaya, sorular sormaya, dinlemeye... Yan yan gülümsemen, el kol hareketlerin, duruşun, sesin, sözlerin, nidaların, gülüşün hep gözümün önüne geliyor senin bir arkadaşınla harıl harıl sohbetini hatırlarken.
Senin bu koşulsuz arkadaşlığını ve sevgini özlüyorum Deniz. Hem de çok!
22 Kasım 2012 Perşembe
Küsmek
Deniz,
'Kalp ağrısı' diye bir şey varmış hakikaten. Daha önce duyuyordum da, herhalde soyut bir ifade, bir benzetme diye düşünüyordum. Bir çeşit romantik çeşitleme. Gerçekmiş ama. Kazadan beridir kalbim ağrıyor, fiziksel olarak. Boğazım zaten düğüm düğüm; şöyle 'oh' diye bir nefes alamıyorum. Ara sıra daha çok sıkıyor. Bir de sanırım istemediğim şeylere katlandığım zaman olduğu gibi sürekli sırtım ağrıyor. Hiç geçmedi kazadan beri. Böyle yaşayacağım herhalde.
Hayata küsmemeye çalışıyorum Deniz. Her şeye rağmen hayatta kalmanın iyi bir şey olduğuna, yaşamaya değer olduğuna kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Hayat bize en acımasız şekilde davrandığında, en sevdiklerimizi - seni!- bizden kopardığında, hayata tekrar dahil olmanın mümkün olduğuna inanmaya çalışıyorum. Değerlerimi kaybetmemeye, 'Böyle dünyanın ben taa...' dememeye çalışıyorum.
Sen olsan ne derdin Deniz?
Senin yönetmenliğinden bahsedecektim, bak bu sefer de olmadı. Ama gelecek sefere, olur mu?
'Kalp ağrısı' diye bir şey varmış hakikaten. Daha önce duyuyordum da, herhalde soyut bir ifade, bir benzetme diye düşünüyordum. Bir çeşit romantik çeşitleme. Gerçekmiş ama. Kazadan beridir kalbim ağrıyor, fiziksel olarak. Boğazım zaten düğüm düğüm; şöyle 'oh' diye bir nefes alamıyorum. Ara sıra daha çok sıkıyor. Bir de sanırım istemediğim şeylere katlandığım zaman olduğu gibi sürekli sırtım ağrıyor. Hiç geçmedi kazadan beri. Böyle yaşayacağım herhalde.
Hayata küsmemeye çalışıyorum Deniz. Her şeye rağmen hayatta kalmanın iyi bir şey olduğuna, yaşamaya değer olduğuna kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Hayat bize en acımasız şekilde davrandığında, en sevdiklerimizi - seni!- bizden kopardığında, hayata tekrar dahil olmanın mümkün olduğuna inanmaya çalışıyorum. Değerlerimi kaybetmemeye, 'Böyle dünyanın ben taa...' dememeye çalışıyorum.
Sen olsan ne derdin Deniz?
Senin yönetmenliğinden bahsedecektim, bak bu sefer de olmadı. Ama gelecek sefere, olur mu?
25 Eylül 2012 Salı
Gözlerin
Deniz,
Senin gözlerini anlatmaya nerden başlasam ki? Bana mı öyle geliyordu, yoksa gözlerinde hiç kimsede olmayan ekstra bir parıltı mı vardı? Sanki birkaç fazladan ışıklı nokta... Güneş gözlüklerinin arkasında bile o parıltıyı görebiliyordum; çünkü o parıltı, o sevgi, mutluluk ve kendine güven senin içinden dışarı doğru taşıyordu.
Her zaman muzip bir gülümsemenin eşlik ettiği, 'Merak etme, her şey iyi olacak, çünkü ben burdayım, senin yanındayım' diyen o gözler. Herkesin yardımına koşan, herkesi farkeden o duyarlı gözler. 13 Temmuz 2001'de ilk defa gördüğüm, görür görmez vurulduğum o bakış... Sanki seni yüzyıllardan beridir tanıyor gibiydim. Üstelik hiç de romantik bir insan değilimdir ne yalan söyleyim, ilk bakışta aşk da bir masal saçmalığı gibi gelmiştir o zamana kadar hep.
Gözlerin şakacıydı da aynı zamanda. Uzunca bir süre ne renk olduklarını tam anlayamadım. Mavi üzerine yeşil mi? Ela üzerine açık kahverengi mi? Sanki bulunduğun yere göre, mesela denizdeysen (gene deniz!) renk değiştiriyorlardı. Sırf gözlerinin rengini anlamak için bir gün dikkatlice dakikalarca baktım. Evet, rengi yeşil zemin üzerinde ela noktacıklar! O şakaları da o noktacıklar yapıyordu sanırsam. En sonunda anlamanın verdiği rahatlıkla gülmüştüm, sen de gülmüştün.
Sadece rengi değil, şekli de güzeldi ha! Gözünün kenarına doğru baktığında çocuk oluyordun tekrar.
Bu kadar iyi bir dost olduğun, bu kadar sevgi dolu bir yüreğe sahip olduğun gözlerine bir bakmakla anlaşılıyordu. Şıp, bir saniyede. Ben de 'Of' diyordum, 'ne güzel gözleri var bu adamın. İyi ki benimle, iyi ki bana bakıyor'. İnsanlar 'Deniz nasıl?' diye sorduğunda, 'İyi; güzel yeşil gözleriyle bakıyor' diye cevap verirdim. Her seferinde.
Tabii biliyorum, herkese sevdiğinin gözleri çok güzel gelir. Ama ne diyeyim, ben mi yanlış görüyorum? Fazladan bir parıltı, bir sevgi yok mu senin gözünde?
Şimdi nereye bakıyorsun Deniz?
Senin gözlerini anlatmaya nerden başlasam ki? Bana mı öyle geliyordu, yoksa gözlerinde hiç kimsede olmayan ekstra bir parıltı mı vardı? Sanki birkaç fazladan ışıklı nokta... Güneş gözlüklerinin arkasında bile o parıltıyı görebiliyordum; çünkü o parıltı, o sevgi, mutluluk ve kendine güven senin içinden dışarı doğru taşıyordu.
Her zaman muzip bir gülümsemenin eşlik ettiği, 'Merak etme, her şey iyi olacak, çünkü ben burdayım, senin yanındayım' diyen o gözler. Herkesin yardımına koşan, herkesi farkeden o duyarlı gözler. 13 Temmuz 2001'de ilk defa gördüğüm, görür görmez vurulduğum o bakış... Sanki seni yüzyıllardan beridir tanıyor gibiydim. Üstelik hiç de romantik bir insan değilimdir ne yalan söyleyim, ilk bakışta aşk da bir masal saçmalığı gibi gelmiştir o zamana kadar hep.
Gözlerin şakacıydı da aynı zamanda. Uzunca bir süre ne renk olduklarını tam anlayamadım. Mavi üzerine yeşil mi? Ela üzerine açık kahverengi mi? Sanki bulunduğun yere göre, mesela denizdeysen (gene deniz!) renk değiştiriyorlardı. Sırf gözlerinin rengini anlamak için bir gün dikkatlice dakikalarca baktım. Evet, rengi yeşil zemin üzerinde ela noktacıklar! O şakaları da o noktacıklar yapıyordu sanırsam. En sonunda anlamanın verdiği rahatlıkla gülmüştüm, sen de gülmüştün.
Sadece rengi değil, şekli de güzeldi ha! Gözünün kenarına doğru baktığında çocuk oluyordun tekrar.
Bu kadar iyi bir dost olduğun, bu kadar sevgi dolu bir yüreğe sahip olduğun gözlerine bir bakmakla anlaşılıyordu. Şıp, bir saniyede. Ben de 'Of' diyordum, 'ne güzel gözleri var bu adamın. İyi ki benimle, iyi ki bana bakıyor'. İnsanlar 'Deniz nasıl?' diye sorduğunda, 'İyi; güzel yeşil gözleriyle bakıyor' diye cevap verirdim. Her seferinde.
Tabii biliyorum, herkese sevdiğinin gözleri çok güzel gelir. Ama ne diyeyim, ben mi yanlış görüyorum? Fazladan bir parıltı, bir sevgi yok mu senin gözünde?
Şimdi nereye bakıyorsun Deniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




