Deniz,
Tanıdığım en cesur insanlardan biriydin aynı zamanda. Nasıl yapıyordun, neden hiçbir şeyden korkmuyordun; hayret ve şaşkınlıkla bakıyordum yaptıklarına.
Hani Olimpos'ta skutır kiralamıştık demiştim ya. Senin ilk kullanışın mıydı bilmiyorum ama gayet rahattın, sanki yıllardır skutır kullanıyormuşsun, bu iş çocuk oyuncağıymış gibi davranıyordun. Yani böyle ilk denemede şaşkınlık, bir şeyleri yanlış yapma, devirme, yalpalama felan hiç olmuyordu. Bense ilk kullanışımda tabii ki fren yerine gaza basıp az daha köprüden uçuyordum.
Buz pateni kayarken de cesur ve rahattın, elektrik tesisatıyla uğraşırken de, motorun en alingirli mekanik parçalarını tamir ederken de. Motoru belki birçok insan kendi kurcalamaya çekinir, 'Ya yanlış yaparsam, yolda başıma bir şey gelirse' diye. Sende hiç öyle bir kaygı yoktu tabii ki.
'Hadi, şimdi helikopter uçuracağız' deseler hemen pata pata ilk uçuranın sen olacağına eminim. Ders mers de almadan hani: 'Dur bakayım şurası neymiş, olsa olsa şurayı çeviriyoruzdur' felan diyip başlatırdın. Gözümün önünde o kadar rahat canlandırıyorum ki senin kumandanda helikopterin havalanışını. Sanki araç-gereçle de gizli bir dil paylaşıyordunuz, hayvanlarla olduğu gibi. Sana zarar vermeyeceklerine, doğru prensipleri uyguladığında fizik kurallarının her zaman senden yana olduğuna emindin.
Cesaretin yaptığın şeyin ne kadar tehlikeli olduğunu farketmemenden değil, o tehlikeyi nasıl kontrol altına alacağına olan kendine güveninden kaynaklanıyordu. Kontrol altına alamayacağın kısmı için de öyle uzun uzun kuruntu yapmıyordun valla. Bir yerinden başlıyordun işte, hadi bakalım diyip.
O yüzden her işte tam bir öncüydün. Yönetmenliğinde de öyleydi. Açılmamış yolları açmaktan, denenmemiş yöntemler geliştirmekten, sonu görünürde belli olmayan ama senin çözüleceğine emin olduğun işlere başlamaktan hiç korkmazdın.
Bu cesaretine hayran oluyordum tabii ki. Bazen bir işe kalkışmaktan çekindiğimde bana baya kızardın. Ben de sayende biraz daha cesur olmayı öğrendim. Ah Deniz. Bir tek denizde kayalardan atlamıyordun, senin bir şeyden çekindiğini gördüğüm tek zaman da oydu sanırım.
Ölmekten bile korkmadın, onu da cesaretle karşıladın. Belki senin gösterdiğin bu son cesaretten de bir şeyler öğrenmem gerekiyor Deniz. O gün geldiğinde senin kadar cesur olabilecek miyim?
motor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
motor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Mart 2013 Perşembe
25 Şubat 2013 Pazartesi
Motosiklet - Bölüm 2
![]() |
| Bu yaralı kuş Cemile'yi gördüğümüz geçen baharki geziden. Olimpos'a giderken. |
Deniz,
Bugünlerde Ankara'da gözüm hep motorcuları arıyor. Şimdilik çok fazla yok. İstanbul'da çok daha yoğun, kışın bile motorcu görürdük ya Deniz'im; onlardan biri de sendin. Burda sadece motokuryeler var hemen hemen. Kaskıyla, ceketiyle, dizlikleriyle, eldivenleriyle, kotu ya da motor pantolonuyla senin yapında, boyunda bosunda bir motorcu görünce şöyle bir sarsılıyorum. İçimde birşeyler kopuyor. Sen de böyle dimdik dururdun motorunun üzerinde. Büyük bir ustalıkla F650'ni park eder (gürül gürül gürül biraz da aksıran bir kargaya benzeyen motor sesi o sırada kesilir), bacağını şöyle bir atar, sukunetle inerdin motorunun üstünden. Kaskının emniyetini açardın, yıpranmış, güneşten sararmış eldivenlerini çıkarmadan.
Doğumgününe yaklaşırken gene motordan bahsedeyim dedim Deniz, şimdiden kutlu olsun!
F650... İşte onunla çok anımız var birlikte, diğer beyaz Honda'nın aksine. Ne zaman almıştın F650'yi? Sanırım 2007-2008 gibiydi. Honda'yı satıp hemen buz mavisi muhtereme geçmiştin. Ne kadar güzeldi. Daha sonra gene aynısının biraz daha yeni versiyonunu almıştın Ankara'dan.
Artık motora doya doya birlikte binebilecektik! Önce şehir içinde başladık; okula giderken, Beşiktaş'a, Taksim'e, Emirgan'a. Sonra yavaştan Şile'ye, Kerpe'ye... Senin sayende gerçekten motordan keyif almayı (eh yolcu koltuğunda olduğum için ikinci elden de olsa), motorun ne kadar farklı bir dünya olduğunu, motorcuların nasıl da özgün, birbiriyle dayanışma içinde, eğlenceli ve tutkulu bir topluluk olduğunu öğrendim.
Büyük bir ustalıkla motorunu kendin tamir etmekten, bakımını yapmaktan, ona yeni parçalar eklemekten vs. çok hoşlanıyordun. Atölyen bizim apartmanın önüydü. Zinciri sürekli yağlayan o parçayı da sen takmıştın; yeni, uzun boylu rüzgarlığı da, yeni lastikleri de. Üreticinin tüm çakallıklarına rağmen (şöyle şöyle özel tornavida olmadan açılmıyor malesef o vidalar, bizim orjinal servise gelmeniz gerekecek) motordaki en karmaşık sorunları bile kendin gideriyordun. Uzun yolda karşılaştığımız irili ufaklı sıkıntıları da toparlayabiliyordun servise muhtaç olmadan bu sayede. Hem böylesi çok daha eğlenceliydi. Ben de senin resmi fotoğrafçın olarak an be an görüntülüyordum tamir anlarını.
Bir süre sonra yeni uzun yol rotaları belirleyip sadece gidilecek yerin değil, yolun da bir çeşit amaç olduğu güzel tatillere çıkar olmuştuk. Gerçekten yorucu oluyordu uzun yol yapmak, sık sık mola da vermek gerekiyordu, özellikle senin de dikkatinin dağılmaması için. Ama çook keyifliydi! Onca kilometreyi açıkta, rüzgarla ve her şeyle başbaşa gitmek. Yolu, havayı, güneşi hissetmek. Ara yollardan, nefes kesici dağlı taşlı ağaçlı ve her yeni rotada bizi şaşırtan keşiflerle dolu yerlerden geçmek o kadar güzeldi ki.
Bir süre sonra yolda gördüğümüz çeşit çeşit kuşları hem senin fotoğraf makinenle, hem de benim dürbünümle gözlemeye başladık - flamingo, pelikan, şahin, kartal, saka, balıkçıl, leylek, arıkuşu, meke... daha bir sürüüü güzel kuş. Bir süre sonra kuşları da bulabileceğimiz rotalarından geçer olduk güzel memleketimizin.
İstanbul'dan çıkıp Simav'daki motosiklet festivaline katılıp Denizli üzerinden Datça'ya vardığımız, orada bir hafta kadıktan sonra Fethiye'ye devam ettiğimiz (yamaç paraşütçüleri!), sonrasında Kalkan'dan Olimpos'a gittiğimiz o uzuun tatili hatırlıyor musun? Hiç acele etmeden konaklaya konaklaya nasıl da yolun tadını çıkarmıştık. Sonra Tavşanlı (Çavdarhisar, Aizanoi!) üzerinden Delmece Yaylası'na kadar bir günde gelip (18 saat boyunca motorun tepesindeydik!) yaylada geceleyip İstanbul'un özlediğimiz çılgın trafiğine geri dönmüştük.
Bu rüya gibi rotayı ve tatili sen de blogunda yazacaktın, fakat bana hep 'kelimeleri toparlayamadım daha' diyordun. Bunun gibi bir sürüü, bir sürü rotamız, maceramız var seninle. Onları da zamanla yazarım, zaten sırayla da gitmedim aslında.
*Bahsettiğim geziye ve Deniz'in motor tamirine ilişkin fotoğraflar başka bilgisayarda, onları da zaman içinde ekleyeceğim. Daha fazla bekletmek istemedim bu yazıyı.
**Deniz'in doğumgünü yaklaşıyor (1 Mart), o günlerde kendimi çok iyi hissetmeyebilirim, zaten şu sıralar da pek hissetmiyorum açıkçası. Onun için ufak bir ara verebilirim yazmaya. Belki de vermem, belli olmaz. Fazla uzatmam arayı ama. Şimdilik görüşmek üzere!
29 Ocak 2013 Salı
Hayvanlar
Oof of Deniz. Yazarken birazcık daha iyimser olmaya çalışacağım ama, zor bazen. Son yazdıklarıma bakıyorum da... Birazcık farklı bir konudan bahsedeyim.
Hayvanlarla, köpeklerle ilişkin de ayrıca muhteşemdi. Köpekleri çok severdin. Seni gördüğünde sevinmeyecek bir köpek tanımıyorum. Hani şu karanlık sokaklardan geçerken izbandut gibi 5-6 köpeklik bir sürü her an saldırmaya hazır şekilde karşımıza çıkar ya, sen en sevimli halinle, hevesle 'Gel, gel, gel' diyip onlara doğru elini uzatınca büyülenmiş gibi gelir sana kendilerini sevdirmeye çalışırlardı, sonra da peşini bırakmazlardı bir türlü. O koca Kangal benzeri sokak köpeği yatar, 'Karnımı sev' diye yuvarlanırdı, patileriyle felan. Bu kadar mı mıknatıs olur bir insan! Ben de 'Bu nasıl bir etki, bu nasıl bir sevgi' diye hayran hayran bakardım. Köpeklerle çok doğal bir iletişimin vardı, sanki bizim bilemediğimiz gizli bir dil paylaşıyordunuz.
Ama ben gene farklı bir yere dalıp farklı bir hikaye anlatacağım, bana o kadar çok dokunmuştu ki bu yaşadığımız...
Kazadan önceki Mayıs başıydı sanırım. Olimpos'tan motorla İstanbul'a dönüyorduk. Antalya'dan hemen sonra boş, küçük bir ara yoldu. Sanırım yüksek bir araziydi, çünkü hava daha soğuktu ve bulutluydu. Etrafta bizden başka araç yoktu, her zamanki gibi. Birden yolun ortasında yüzüstü düşmüş, kanatlarını iki yana açmış, kahverengi, küçük bir kuş gördük. Ölmüş müydü? Kuşu farkettikten sonra kısa bir süre aramızda konuştuk, geri dönmeli mi, dönmemeli mi diye. Sonra sen kuşun yaşadığına, dönmemiz gerektiğine karar verdin; beşyüz metre kadar ilerden döndük. Haklıydın, kuş yaşıyordu. Sanırım dişi bir çalı kamışçını'ydı (Daha sonra notlarımdan kontrol edip yanlışsa düzeltirim). Adını Cemile koyduk. Büyük ihtimalle bir araba çarpmış, kafasını vurmuştu. Gözleri kapalıydı ama hızlı hızlı nefes alıyordu, şoktaydı.
Hemen yolun kenarına, bir çalının altına minik dallardan korunaklı bir yuva yaptık, Cemile'yi yatırdık. Etraftan atılmış bir plastik şişe bulup kapağıyla su verdik. Hatta sen şişe parçalarından güzel bir güneşlik de yapıp dikiverdin hemen tepesine. Oh, ne lüks! Cemile gözlerini açtı ama kafasını oynatamıyordu, hep bir yana düşüyordu kafası. Bizden de tedirgin olmuştu, kanatlarını çırpıyordu ama hali yoktu, kaçamıyordu bir türlü. Acaba kurtulacak mıydı, yarası ölümcül müydü? Kan felan yoktu hiçbir yerinde, belki de sersemlemişti sadece. Bu arada yağmur yağmaya başladı. Yırtıcılar gelip yer miydi onu? İyileşip gücünü toparlayıp uçar mıydı? Yanımızda götürüp götürmemeyi düşündük. Motorun çantasında, uyduruk pet şişe bozması kutunun içinde sarsıntıdan ölürmüş gibi geldi, cesaret edemedik götürmeye. Kafasını rahat ettirecek, suya ulaşabileceği bir pozisyonda bıraktık onu orada.
Nedense çok cesur bir kuşa benziyordu. Nasıl da güzel, sürmeli gibi gözleriyle bakıyordu, kıvrık gagasıyla suyu deli gibi içiyordu gözünü kapatıp, tepesindeki tüyleri de kabarıp kabarıp iniyordu, bir yandan da senin parmağını kıvrık ayaklarıyla kavrıyordu. O kadar yabani bir kuşa o kadar yakın olabilmek, ona dokunabilmek ne garipti. Kafası, açık renkli karnı yumuşacıktı. Sonradan mola yerinde Cemile'yi yanımıza alsa mıydık almasa mıydık diye çok tartıştık, bir sonuca varamadık. Üzüldük Cemile için. Acaba ne yapıyordur, dönmüş müdür yuvasına? Ama sen karar verip sen dönmüştün onu kurtarmak için. Boş vermemiştin. En azından yolda ezilerek ölmeyecekti, belki ufak da olsa bir şansı vardı. Toparlanıp uçabilecekti. İşte gene senin umrundaydı...
İşte böyle Deniz'im. Tüm hayvanların dostuydun böyle, aranızda bambaşka bir bağ vardı. Kıyamazdın hiçbirine. Bir ara izlediğin Çin'de çekilmiş bir videoya dayanamayıp et yemeyi bırakmıştın aylarca. Ben izlemedim, bilmiyorum ne olduğunu. Bana da çok sonradan söylemiştin niye yiyemediğini, üzülmiyim diye de videoyu çok açıklamamıştın. Ne çok severdin hayvanları; ayıya, pandaya, eşeğe (eşşek diye denecek ama!), keçiye... bayılırdın. Gözleri, ifadeleri, tüyleri, şekil-şemalleri, davranışları çok hoşuna giderdi, on saat konuşurduk onlardan. Bıkmaz gene konuşurduk.
Şimdi hayvanlar da sensiz kaldı ya Deniz'im. Naapıcaklar?
Hayvanlarla, köpeklerle ilişkin de ayrıca muhteşemdi. Köpekleri çok severdin. Seni gördüğünde sevinmeyecek bir köpek tanımıyorum. Hani şu karanlık sokaklardan geçerken izbandut gibi 5-6 köpeklik bir sürü her an saldırmaya hazır şekilde karşımıza çıkar ya, sen en sevimli halinle, hevesle 'Gel, gel, gel' diyip onlara doğru elini uzatınca büyülenmiş gibi gelir sana kendilerini sevdirmeye çalışırlardı, sonra da peşini bırakmazlardı bir türlü. O koca Kangal benzeri sokak köpeği yatar, 'Karnımı sev' diye yuvarlanırdı, patileriyle felan. Bu kadar mı mıknatıs olur bir insan! Ben de 'Bu nasıl bir etki, bu nasıl bir sevgi' diye hayran hayran bakardım. Köpeklerle çok doğal bir iletişimin vardı, sanki bizim bilemediğimiz gizli bir dil paylaşıyordunuz.
Ama ben gene farklı bir yere dalıp farklı bir hikaye anlatacağım, bana o kadar çok dokunmuştu ki bu yaşadığımız...
Kazadan önceki Mayıs başıydı sanırım. Olimpos'tan motorla İstanbul'a dönüyorduk. Antalya'dan hemen sonra boş, küçük bir ara yoldu. Sanırım yüksek bir araziydi, çünkü hava daha soğuktu ve bulutluydu. Etrafta bizden başka araç yoktu, her zamanki gibi. Birden yolun ortasında yüzüstü düşmüş, kanatlarını iki yana açmış, kahverengi, küçük bir kuş gördük. Ölmüş müydü? Kuşu farkettikten sonra kısa bir süre aramızda konuştuk, geri dönmeli mi, dönmemeli mi diye. Sonra sen kuşun yaşadığına, dönmemiz gerektiğine karar verdin; beşyüz metre kadar ilerden döndük. Haklıydın, kuş yaşıyordu. Sanırım dişi bir çalı kamışçını'ydı (Daha sonra notlarımdan kontrol edip yanlışsa düzeltirim). Adını Cemile koyduk. Büyük ihtimalle bir araba çarpmış, kafasını vurmuştu. Gözleri kapalıydı ama hızlı hızlı nefes alıyordu, şoktaydı.
Hemen yolun kenarına, bir çalının altına minik dallardan korunaklı bir yuva yaptık, Cemile'yi yatırdık. Etraftan atılmış bir plastik şişe bulup kapağıyla su verdik. Hatta sen şişe parçalarından güzel bir güneşlik de yapıp dikiverdin hemen tepesine. Oh, ne lüks! Cemile gözlerini açtı ama kafasını oynatamıyordu, hep bir yana düşüyordu kafası. Bizden de tedirgin olmuştu, kanatlarını çırpıyordu ama hali yoktu, kaçamıyordu bir türlü. Acaba kurtulacak mıydı, yarası ölümcül müydü? Kan felan yoktu hiçbir yerinde, belki de sersemlemişti sadece. Bu arada yağmur yağmaya başladı. Yırtıcılar gelip yer miydi onu? İyileşip gücünü toparlayıp uçar mıydı? Yanımızda götürüp götürmemeyi düşündük. Motorun çantasında, uyduruk pet şişe bozması kutunun içinde sarsıntıdan ölürmüş gibi geldi, cesaret edemedik götürmeye. Kafasını rahat ettirecek, suya ulaşabileceği bir pozisyonda bıraktık onu orada.
Nedense çok cesur bir kuşa benziyordu. Nasıl da güzel, sürmeli gibi gözleriyle bakıyordu, kıvrık gagasıyla suyu deli gibi içiyordu gözünü kapatıp, tepesindeki tüyleri de kabarıp kabarıp iniyordu, bir yandan da senin parmağını kıvrık ayaklarıyla kavrıyordu. O kadar yabani bir kuşa o kadar yakın olabilmek, ona dokunabilmek ne garipti. Kafası, açık renkli karnı yumuşacıktı. Sonradan mola yerinde Cemile'yi yanımıza alsa mıydık almasa mıydık diye çok tartıştık, bir sonuca varamadık. Üzüldük Cemile için. Acaba ne yapıyordur, dönmüş müdür yuvasına? Ama sen karar verip sen dönmüştün onu kurtarmak için. Boş vermemiştin. En azından yolda ezilerek ölmeyecekti, belki ufak da olsa bir şansı vardı. Toparlanıp uçabilecekti. İşte gene senin umrundaydı...
İşte böyle Deniz'im. Tüm hayvanların dostuydun böyle, aranızda bambaşka bir bağ vardı. Kıyamazdın hiçbirine. Bir ara izlediğin Çin'de çekilmiş bir videoya dayanamayıp et yemeyi bırakmıştın aylarca. Ben izlemedim, bilmiyorum ne olduğunu. Bana da çok sonradan söylemiştin niye yiyemediğini, üzülmiyim diye de videoyu çok açıklamamıştın. Ne çok severdin hayvanları; ayıya, pandaya, eşeğe (eşşek diye denecek ama!), keçiye... bayılırdın. Gözleri, ifadeleri, tüyleri, şekil-şemalleri, davranışları çok hoşuna giderdi, on saat konuşurduk onlardan. Bıkmaz gene konuşurduk.
Şimdi hayvanlar da sensiz kaldı ya Deniz'im. Naapıcaklar?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

