insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2013 Salı

Yabancılaşma - 2

Artık bu konuyu çok fazla konuşmadığımı, insanlardan yana da çok sıkıntım olmadığını yazmıştım. Gene de şimdiye kadarki bazı çarpıcı 'inanılmaz diyaloglar'dan küçük bir potpuri yapayım. İyi niyetli olanları biliyorum canım. Ama işte...

-Eşyaları ne yapacaksın? Evi ne yapacaksın? Şunu ne yapacaksın? Bunu ne yapacaksın? Bil-mi-yooo-rum. Sizi ilgilendirmez. Sormayın.
-Belki şöyle şöyle yaparsan Deniz'i unutursun. Deniz'i unutmak gibi bir hedefim.Yok.
-En azından şöyle şöyle oldu (Acı çekmedi, mutlu öldü, 40 yaşına kadar yaşayabildi, vs.) Hayır. İyi bir yanı yok. Bırakın.
-Komşumun halasının teyzesi vardı, o da trafik kazası geçirmiş hem eşini hem iki çocuğunu birden kaybetmiş. Ben sadece eşimi kaybettiğim için benim üzüntüm geçersiz bu durumda?
-Bizim dayıoğlu da kaza geçirdiydi. Eşinin kafası parçalanmış. Kolu üç yerinden kırılmış kemiği dışarı çıkmış... Bunları bana tam olarak niye anlatıyorsunuz? Korku filmi detaylarını kendinize saklayın.
-Yaa, işte birini çok sevince de böyle oluyor (Ölümüne çok üzülüyorsun anlamında). Hm. Yani sonunda kaybedeceğimiz için insanları sevmemeliyiz. Bu bana nedense ölüm tehlikesi olduğu için evden çıkmamayı hatırlattı.
-Oyalanıyor musun? Oyalanman lazım. Kafanı dağıtıyorsun değil mi?  Aklımda bulunsun da kafamı 'dağıtayım' bi ara.
-İyi ki çocuğunuz yokmuş.
-Keşke çocuğunuz olsaydı. Evet, çünkü bunlar sizin karar verebileceğiniz şeyler.
-Bak yasını doya doya yaşayabiliyorsun. Aman ne güzel.
-Yapacak bir şey yok. Yapacak bir şey olmadığını ne kadar derinden hissettiğimi inanın bilemezsiniz. Mesele zaten yapacak hiçbir şey olmadığında, hiçbir çözüm bulunamadığında, bütün yolların sonuna gelindiğinde, karanlık, tam bir umutsuzluk her tarafı kapladığında, işte o zaman insan ne yapar, ne hale gelir? Onunla ilgili.
-Bu kaza seninle çalışmaya başladıktan birkaç yıl sonra olsaydı, bu işle ilgili şöyle şöyle yapardık. Yaşamımdaki korkunç olayın ne zaman olabileceğiyle ilgili şart mı öne sürüyorsunuz? Bence koşarak uzaklaşmaya başlasanız iyi olur. Yoksa 'kafamız dağılabilir'.

Ayrıca:

-Bu ikinci, üçüncü, beşinci elden, kitaptan okunarak, televizyondan izlenerek, gasteden bakılarak anlaşılabilecek bir şey değil. Varsayımlarda bulunmayın.
-Eşi ölmüş bir insanla etkileşime girmek sizi rahatsız ediyorsa (zannettiğinizden çok daha kolay anlaşılıyor) yukarıdaki paragraftaki son iki cümleye başvurun.
-Deniz'i sadece toplam on kere gördünüz ve gerçekten benim kadar çok etkilendiniz öyle mi? Yarış yaptığımızı bilmiyordum.
-Deniz'den bahsettiğimde sıkıntılı bir sessizlik oluşmasına gerek yok. Normal konuşabiliriz.
-Kazayı artık anlattırmayın, en başta çok kereler anlattım. Artık istemiyorum.
-O gün neden yola çıktınız? tarzı sorgulamaları binlerce kez yapmış durumdayım ve çoook zordu. Beni tekrar oralara döndürmeyin.
-Deniz bir makine parçası değil, onun 'yerine' bir şey konamaz.
-Deniz'le kan bağımızın olmaması, ya da sadece 11 sene birlikte olmuş olmamız aramızdaki sevgiyi geçersiz ya da yetersiz, ya da onun ölümünü daha katlanılabilir kılmıyor.
-Bu kazadan sonra birçok insanın evliliği 'mal ve hizmetlerin el değiştirdiği bir iş anlaşması' olarak tanımladığını, 'sevgi'nin bu tanımlamada herhangi bir yer bulmadığını çok net olarak görmüş oldum.

25 Mart 2013 Pazartesi

Yabancılaşma - Bölüm 1

Acayip bir yabancılaşma hissediyorum çok uzun zamandır. Bir türlü adını koyamıyordum, 'bir şey hissediyorum, bir şeyler yanlış ama, nedir nedir' diye arıyordum. Kazadan beridir artık başka bir gezegende, farklı bir zaman diliminde yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Sanki birdenbire 10000 yıl atlamışım da yaşım artık 10034, 10035, 100036 diye gidiyormuş gibi.

Daha önce bir arkadaşımla da konuştık: Bu kaza ve Deniz'in ölümü dünyaya olan güvenimi çok temelden sarstı. Öyle arabaya, uçağa binmeyim aman felan diye bir şey değil. Onun çok çok ötesinde bir sarsıntı. Bazen kelimeler yetmiyor demek istediğimi anlatmaya, hissettiğimi aktarmaya.

İnsanlarla ilgili çok büyük bir sıkıntım yok - ufak tefek, onu da başka bir girişte anlatacağım. Ama hayata sonsuz güveniyordum. Kendimi hayata teslim etmiştim, çok huzurluydum. Hayat ona duyduğum güveni suiistimal etmiş, arkadaşımın da dediği gibi Deniz'e ve bana ihanet etmiş gibi geliyor. Deniz'in bu kadar genç ölmesinde çok 'yanlış', bana hiç doğal gelmeyen, hiç de tekin olmayan bir şey var. Yaşamın adil olmadığını biliyorum; ama bu benim duygum, böyle hissediyorum, yapabileceğim bir şey yok. Bunu sadece 'öfke' diye sınıflandırıp bir kenara koyabileceğimizi sanmıyorum. Bence bundan çok daha fazlası var, çok daha temelde bir şeyler yerinden oynadı.

Deniz'le birlikte olmak, yaşama onun yoldaşlığında devam etmek, onunla birlikte dönüşmek ve yaşamı onunla birlikte dönüştürmek benim için çok huzurlu bir varoluştu. Üniversitedeyken bile (iki arkadaşım hatırlar) 'barış ve huzur' yaratığı çizerdim habire. Benim için hayatım boyunca yaşadığım iç çatışmalardan arınmış, kendimle tutarlı, sade bir huzur içinde olmak yegane hedefti. Bunun tanımı birçok insan için farklı elbette, benim için de farklı. Yıllar içinde arayıp bulmuştum istediklerimi ve istemediklerimi. Çok mutlu insanlardık Deniz'le. Yaşamımız sadeydi. Sevdiğimiz işler yapmak, projeler üretmek ve sevdiğimiz şekilde, gezerek görerek, öğrenerek, gözlemleyerek, paylaşarak, yakınlarımızla yaşamak yeterliydi bizim için. Tabii ki her gün güller ve kelebekler şeklinde değildi, ama o arka plandaki sevgi sorunların üstesinden geliyordu gerektiğinde. Deniz'le birlikte bir dünya yaratmıştık. Benim ailem Deniz'di artık.

Dolayısıyla hayata karşı çok büyük bir yabancılaşma hissediyorum. Mekanlara karşı da öyle. Etrafıma bakıyorum, 'Burada ne işim var? Buraya ait değilim' diye düşünüyorum. Öyle 'alışırsın alışırsın'la geçecek yüzeysel bir şey değil. Benim 'yuvam' Deniz'di. Deniz yok, o zaman 'yuvam' ortadan kalktı. Beni geçici olarak iyi hissettiren, 'ait' hissettiren iki şey var sadece: çalışmak, bir hedefe doğru yol almak ve Deniz için bir şeyler yapmak. Ama o yabancılık hissi... Onun bundan sonra bir yere gitmesi çok zor. Bakalım.

12 Şubat 2013 Salı

Çocuk var mıydı? Bölüm 2

Dikkat! Hassas ya da rahatsız edici konu olabilir. 

Bu girişi erteledim, erteledim, erteledim. Hep aklımdaydı ama, çok fazla melodrama kaçmadan nasıl yazabilirdim çocuk konusu hakkında? Yoksa yazmasa mıydım? Kafamda evirdim çevirdim durdum. Ama yazmam da gerekiyor bir yandan, çünkü dayanılmaz, en zor konulardan biri benim için. Eh, elimden geleni yapayım, artık melodram olursa da...

Sanırım Ekim sonu-Kasım başı (2012) gibi bir zamanda Deniz'in bilgisayarında çalışırken Deniz'in internetten indirdiği bir klasör buldum. Hamileler için rahatlatıcı, sakinleştirici bir doğum öncesi müzik albümüydü bu. 23 tane şarkıdan oluşan elektronik bir albüm - müzik zevkinize uyar mı bilmem ama... İsmini de vereyim isterseniz: "VA-Prenatal Preparation (Creative Progressive House Music)" diye bir şey. Mayıs'ın 31'inde indirmiş sanırım (kazadan 1.5 ay önce). Bu klasörü bulunca içimde bir şeyler koptu. Uzun süre ekrana öylece bakakaldım. Deniz ölümünden aylar sonra bile hala bana hediyeler vermeye devam ediyordu. Hamileliğim kolay geçsin diye benim için müzik indirmişti. Çünkü o işte böyle bir adamdı.

Çocuk konusunu Deniz'le önceden baya konuşmuştuk. Bizim için inanılmaz derecede özel bir konuydu - adeta diğer insanlarla tartışma götürmeyecek yasak bölgeydi. Gelen soruları ustalıkla geçiştirip 'Düşünmüyoruz' diyip kestirip atıyorduk. Neyse ki kimseden öyle garip baskılar felan gelmiyordu, o konuda şanslıydık - çok soran da olmuyordu. Gerçekten de çok uzunca bir süre çocuk sahibi olmayacağımızı öngörüyorduk. Bizim yaşamımızda hedeflediğimiz şeyler farklıydı, birbirimizin sevgilisi olmaktan memnunduk ve de hedeflerimiz arasında çocuk yoktu. Bu konuda kararlı ve rahattık.

Fakat daha sonra ben Finlandiya'da bir üniversiteye gidip geldim birkaç aylığına. Çok güzel, aynı zamanda zorlu bir maceraydı. Her konuda çok farklı bir anlayış görmek hoşuma gitmişti, bir sürü yeni arkadaş edindim, bir yandan da ev özlemi içinde yanıp tutuşuyordum. Teknoloji sağolsun, Deniz'le her gün görüntülü konuşuyorduk; o da beni ziyarete geldi, ben de Türkiye'ye gelip gittim. 'Bir daha böyle uzun ayrı kalmayalım' dedik.

Ama oradayken bayağı düşünme fırsatım oldu: Çocuk yapmayarak yaşamın döngüsüne direniyor muydum, direniyor muyduk? Değişmemeye mi çalışıyordum? Sonsuza kadar çocuk mu kalmak istiyorduk? Belki de bu büyük sorumluluk, bize çok daha farklı - daha önce hiç tatmadığımız - duygular yaşatacak ve bizi bambaşka insanlar haline getirecekti. Bunun o kadar da kötü bir şey olmayacağını düşündüm. Korkmadığıma karar verdim. Hala yaşamdaki hedeflerimizi ve değerlerimizi koruyarak (iş, seyahat, eğitim, sosyal hedefler; sonra yapmaktan hoşlandığımız tonla şey...) bir çocukla birlikte mutlu mutlu yaşayabilirdik. O da bizim gibi gezen, denize giren, hoplayıp zıplayan bir küçük insan olurdu.

Bu arada şunu da belirtmek isterim ki çocuk sahibi olmak dünyadaki en kişisel kararlardan biri. İnsanlar çocuk sahibi olmak isteyebilir, istemeyebilir, bu konuda en ufak bir şey düşünmüyor olabilir. Bu tamamen kişinin kendi seçimi, her ne kadar bizde başkalarının çocuk hedefleri konusunda konuşmak çok normal sayılsa da.

Finlandiya'dan dönünce Deniz'e bu konudan bahsettim. Önce şaşırdı, çocuk yapmama konusunda gayet nettik; nasıl olmuştu da fikrimi değiştirmiştim? Artık her şey değişmek zorunda kalacaktı. Sevgili olamayacak mıydık? Yaşamımızdan bu şekliyle çok memnundu, ikimizin mutluluğu yeterdi. Sadece konuyu düşünmesini istedim. Birkaç ay süren görüşmelerimiz oldu, farklı zamanlarda. O da bu fikre zamanla alıştı, ve sonra en az benim kadar çocuk sahibi olmak istedi. Çok sevinçliydik, heyecan içindeydik!

Bu arada hala soran herkese 'Yok, düşünmüyoruz' diyorduk. Ben galiba sadece anneme ve birkaç çok yakın arkadaşıma söyledim. Tabii deli gibi planlama yapmaya başladık. İnternetten araştırıyor, çaktırmadan çocuk sahibi olan yakınlarımıza sorular soruyorduk. Deniz de ben de hamileliğin ve doğumun o gizemli, fazla konuşulmayan yönlerini keşfetmeye çalışıyorduk. Hatta 'Aramızda Bebek Var' diye çok güzel ve sözünü sakınmayan bir film izlemiştik geçen ilkbahar (Deniz bulmuştu sanırım).

Bir tane kız çocuğu istiyorduk ikimiz de. Kıvırcık saçlı, Deniz gibi. Bir de Deniz'in gözlerine sahip olmasını istiyordum ben. Deniz'in güzel çillerine de. Hatta kızıl saçlı teyzelerim ve kuzenlerim olduğu için acaba kızıl saçlı olur mu ki diye bile tartışıyorduk, ne önemi varsa. Siparişle olmuyor tabii böyle şeyler ama hayal etmesi bedava. Onu tam böyle haşarı, sevimli, meraklı, iyi yürekli bir şey olarak düşünüyorduk. Deniz'in de çocuğuna çok düşkün bir baba olacağına emindim; şimdiden onunla nasıl oynayacağını, neler yapacağını felan planlıyordu. Ben de gülüyordum baya, içim ısınıyordu böyle düşündükçe, çok seviniyordum.

Artık ondan gerçek bir insan gibi bahsetmeye başlamıştık, ismi yoktu ama. 'Çocuğu şöyle okula göndeririz' 'Tamam da o zaman çocuk olacak, şöyle yaparız' 'O yaz hamile olacağım için şöyle bir tatile gideriz' 'O projeyi denk getiririz, çocuğun ilk aylarıyla çakışmaz' diyorduk. Hatta dalga geçiyorduk Deniz'le,'Ya boşver ilkokuldan sonra yurtdışına göndeririz, yatılı okusun, hayatı öğrensin' felan diye. 'Çalıştırırız, ekmeğini kendi kazansın' derdik bazen de. Baya arkasından konuştuk yani. Bizim için çok gerçekti, çünkü planladıktan sonra adım adım her şeyi gerçekleştirmeye ikimiz de çok alışkındık.

Bu dediğim konuşmalar Ekim 2011 civarında başladı. Şubat 2012'de ayağımı kırdığım için ufak bir gecikme yaşadık. Bir de o arada bir iş krizi atlattık, ama bu tür krizlere artık kolay uyum sağlıyorduk. İşte, kış çocuğu olsun felan derken ben iyileştikten sonra birkaç ay daha bekleyelim dedik. Bu arada iş-güç hedeflerimizi de hep ona göre ayarlıyorduk artık. Yaşayacağımız yer, evdeki değişiklikler, çocuğu nasıl bir ortamda büyütmek istediğimiz, kimlerden yardım alabileceğimiz... Hepsi belirliydi. Hatta 13 Temmuz 2012'deki tanışma yıldönümümüzde (kazadan bir gün bir gece önce) çocuk yapma hedefimizi öne çekmek felan istedik birden gaza gelip. Sonrasını biliyorsunuz zaten.

Çocuk konusunu açtığımda birçok insan 'Ya ona çok takılma' felan diyor. Anlıyorum tabii ki, çok zor bir konu, gerçekten dayanamadıklarını hissediyorum. Tabii 'Takılma' diyince ben düşünmemiş, konuda üzülmemiş olmuyorum. Benim aklımda sürekli - zaten elimde değil düşünmemek. Yakınlarımın çocuklarını çok seviyorum, yeğenlerimi, arkadaşlarımın, kuzenlerimin çocuklarını... Yeni doğum yapan arkadaşlarım için çok mutlu oluyorum, seviniyorum, hamile arkadaşlarımla konuşuyorum güzel güzel. Ama bir yandan da kalbimde bir bıçak var. O bıçağı naapıcaz bilmiyorum. Nasıl dayanacağım, kafamda nasıl bir yere oturtacağım bu konuyu? Varolmayan birinin yasını tutabilir miyim?

25 Ocak 2013 Cuma

Güçlü olmak

Birçok kere duydum, birçok yerde okudum ki bu durum sayesinde 'daha güçlü' bir insan olacakmışım. Bu sözü ilk duyduğumdan beri kafamı çok kurcalıyor ve baya rahatsız ediyor beni. Sadece bir değil, birkaç açıdan hem de. Bakayım toparlayabilecek miyim...

1) Deniz benim için 'var' olan bir kişisel gelişim projesi değil, kendi için varlık olan bir insan. Benim hayatıma bir 'nedenle' girmedi. Kendi yolunda yürüyordu, kendi hayalleri için yaşıyordu. Tıpkı benim gibi, tıpkı herkes gibi. Şanslıydık ki yollarımız kesişti ve yanyana yürüyebiliyorduk. Deniz'in beni mutlu etmek, dahası bana güçlü olmayı öğretmek gibi bir görevi yok.

2) Deniz'in yaşamı pahasına bir ders öğrenmem kanımı dondurur ancak. Gerçekten. Daha iyi, daha güçlü bir insan olacaksam bile bunun için birinin, hayatımdaki en yakın insanın ölmesi gerekmemeli.

3) Tabii ki bağımsız bireyleriz. Ama aynı zamanda diğer insanlar olmadan da yaşayamayız. Ben Deniz'le birlikte olduğum için daha güçsüz değil, daha güçlüydüm. Herşeyden önce çok mutluydum, yaşama sevincim tam yerindeydi ve kendimi çok güvende hissediyordum. İkimiz de ne olursa olsun hep dünyayı - hayallerimizle - fethedebilecek gibi hissediyorduk; ama kendi kendimize değil asla, başka insanların da hayallerini yanımıza katarak. Bir insanı sevmek, onunla bütünleşmek neden güçsüzlük olsun ki? İki insanın ayrı ayrı başarabileceklerinden çok daha fazla şeyi birbirimiz sayesinde, birlikte olduğumuz için başarıyorduk.

4) 'Daha güçlü' olmanın bana ne faydası olduğunu pek anlamıyorum, neden buna vurgu yapıldığını da kavrayamıyorum. Pek de ilgilendirmiyor beni açıkçası. Tabii ki Deniz öldüğü için birçok şey değişti, ben de o yüzden daha önce hiç yapmadığım şeyler yapmak, daha önce çözmediğim türde problemler çözmek zorunda kaldım. Bu durum beni daha 'güçlü' yapıyorsa kalsın, ben Deniz'i geri isterim. Yaşama isteğim bile yokken 'güçlü' olmanın ne önemi var? Kimin için, neye karşı?

5) Kaç sene yaşayacaksam, bu senelerin sonunda her ne olursa olsun, her ne yaşarsam yaşayım geri dönüp baktığımda asla bu kazaya ve Deniz'in ölümüne en ufak derecede bile iyi bir şey olarak bakamam, bakmam.

6) Deniz'in ölümü ile arama mesafe koyamıyorum, benden başka bir insan ölmüş gibi hissedemiyorum. Bu durumu 'ardımda' bırakamıyorum; diğer başıma gelen irili ufaklı kötü olayların aksine. Belki tuhaf gelir bu tanımlama, bilmiyorum, siz de böyle hissediyor musunuz? Uyanıp arabanın kontrolden çıktığını farkeden, panikleyen, o frene basan, o direksiyonu çeviren, kafasına o darbeyi alan, o yoğun bakım yatağında iki gün yatan ve değerleri gittikçe kötüleşen, vücudu soğuyan, gözbebekleri büyüyen, en sonunda değerleri sıfıra inen benmişim gibi geliyor.

Bunlar günlük işleri başarmaktan, günlük yaşamı devam ettirebilmekten bağımsız şeyler. Tabii ki uyuyorum, işime gücüme bakıyorum, yiyorum içiyorum, sevdiklerimle buluşuyorum, başka konulardan bahsediyorum. Dışarıdan bakarsanız bunlarla boğuştuğum belki anlaşılmaz bile. Lakin güçlü bir insan olmanın bunlarla bir alakası yok, bence bütün bu olup bitenler çerçevesinde hiçbir önemi de yok. Ne dersiniz?

15 Kasım 2012 Perşembe

Yaşamın Gerçekleri

Bazen hiçbir şeye inanamıyorum. İnanamıyorum. Bu kaza bir hayal miydi? Böyle bir şey olmadı da Deniz bir yerlerde yaşıyor mu? Yoksa Deniz mi bir hayaldi? Çok güzel, gerçek olamayacak kadar güzel bir insan, bir hayal. Bütün o yaşadıklarımız benim gördüğüm bir rüya mıydı? Yoksa... ben mi bir hayalim?

Siz de böyle hissediyor musunuz bazen?

Bundan sonra hayat böyle işte. Hayatıma yeni eklenen insanlar olacak küçüklü büyüklü; hayatımda varolan insanlarla ilişkilerim güçlenecek ya da yavaşça solacak. Ama biliyorum ki zaman içinde sevdiğim, değer verdiğim insanları, Deniz'i kaybettiğim gibi teker teker kaybedeceğim. Belki aniden, belki uzun süre içinde. Taa ki kendim de o insanlar her nereye gidiyorsa oraya gidene kadar.

Kaçınılmaz bir şey bu. Bunu zaten biliyordum, ama bilmekle yaşamak o kadar farklı ki. Bayağı hüzünlü bir varoluş.

Bu gerçeği bu kadar erken, bu kadar ani ve bu kadar mutluyken öğrenmek -hadi yaşamak diyim-zorunda oluşum... Haksızlık mı demeli, ne demeli? Herkes eşiyle, çocuklarıyla mutlu mutlu yaşarken, bana da bu mu düştü şimdi? Bilmem, belki de herkes eşiyle, çocuklarıyla mutlu mutlu falan yaşamıyordur ama şimdi bana öyle geliyor, ne yapayım. Deniz'le yaşayacaklarımız, mutluluklarımız henüz bitmemişti. Ne bitmesi, daha yeni başlıyordu her şey! Sanki kırk yıl sonra bile hep yeniden, yeniden başlayacaktı. Hep yeni mutluluklara gebeydi yaşamımız.

Peki Deniz ne öğrendi bu dersten? Bilemiyorum. Merak ediyorum.

3 Kasım 2012 Cumartesi

İyi bir insan olmak

Bu kedi Arıza değil, Assos'ta bir masa misafirimiz...
Deniz, sen benim için 'iyi insan olma'nın tanımını değiştirdin.

Senin iyiliğin o kadar kişiliğine örülmüştü ki, onu anlatmak için kelimeleri bulmakta zorlandım başta. Aklıma gelen farklı bir örnekle biraz açıklamaya çalışabilirim belki.

Sen de, ben de özellikle 'kedici' denilebilecek insanlar değiliz. Fakat hayvanları genel anlamda çok severiz. Buna ilişkin o kadar çok farklı hikayemiz var ki; onları da zaman içinde anlatırım. Sokağımızdaki kedileri de her biri kendine has karakterleriyle severiz. Her zaman çamaşır makinesinden çıkmış gibi olan kediyi hatırlıyor musun? Darmadağınık. Bir de pamuk gibi olan vardı; bembeyaz ve uzun tüylü, tertemiz. Hep sakin, insanlara mesafeli bir hali vardı. Nazlıydı da.

Bir de 'Arıza' adını koyduğumuz bir kedimiz vardı. Biz seninle en çok onu seviyorduk, eve her giriş çıkışta ondan bir bahsediyorduk. Arıza nerde, orda mı, gene neler karıştırıyor diye. Neden bilmiyorum, kafası yamuk duruyordu kedinin; sanki sola, yukarı doğru bakmış da, kafasını eski haline getiremiyormuş gibi.  Öyle olunca yürüyüşü, atlaması zıplaması hep ona göre dengesiz ve yamuk oluyordu. Suratında kızgın bir ifadeyle hep arıza arıza dolanıyordu bizim evin oralarda. 'Ne var, beğenemediniz mi?' der gibi bir hali vardı. Biz de ona bakıp bakıp gülüyorduk...

Bir gün Arıza'nın sırtındaki derinin tamamen erimiş, alttan kocamaan bir yaranın çıkmış olduğunu gördün. Birkaç gün o yara geçmedi ve Arıza hızla eriyip bitti, ruh gibi ortalıkta kaldı. O capcanlı kedinin yerinde yeller esiyordu. Hiç bir şeye hali yoktu. Ertesi günü çıkaramayacak hale geldiği akşam duruma en sonunda müdahale ettin. Etrafta kedilere yem veren ablaların hiçbiri değil, ama sen bütüün işini gücünü bırakıp kediyi kurtarma operasyonu yaptın. Üstelik de veterinere kedi götürme bilgin felan hiç olmadan.

Arıza tabii ki çok vahşileşti, sosisle kandırıp koliye felan koymaya çalıştık onu, ama koliyi yırttı çıktı gitti. Sana da pis pis tıslamayı unutmadı. Isıracağını bildiğin için motor eldiveni takıyordun. Ama senden bir kere kıllandı ya, artık yakalamak ne mümkün! Daha sonra kedi kafesi ayarladın bir abladan; bir-iki saat de kafese almaya uğraştın Arıza'yı, en sonunda kıstırıp yakalayıp veterinerin yolunu tuttun.

Bir-iki hafta veterinerde kaldı Arıza; bütüün doktorları, bakıcıları ısırmayı, tırmalamayı ihmal etmeden. 'Çok vahşi, çook!' diye şikayet ettiler sana. Sen de onun 'velisi' oldun, adını da 'Arıza' diye kaydettirdin. Sırtında enfeksiyon oluşmuş, antibiyotikle felan (galiba) tedavi ettiler. Gel zaman git zaman iyileşmiş bir halde tekrar bizim sokağa getirip bıraktın onu. Gene tıslayıp kafesten kendini attı, hiiç yüz vermeden uzaklaştı gitti. Sonraki günlerde tertemiz tüyleriyle sağlıklı sağlıklı ve ters ters dolanmaya devam etti. Biz de seninle bakıp dalga geçtik onunla.

İşte Deniz, sen kimse umursamadığı zaman umursayan o tek insandın. Etrafta yardım isteyecek bir kişi bile olmadığında, yardım edeceğini bildiğim, hiç kimseyi arkada bırakmayacak o babacan kişi sendin. Herkes işine gücüne bakmak için gittiğinde sen kalırdın. Sana teşekkür bile etmeyecek, hatta dönüp bir de üstüne sana tıslayacak kedinin canını kurtaran sendin, Deniz'din.

Yasla ilgili bazı sitelerde kayıp yaşandıktan sonra kaybedilen kişiyi idealize etme meyli oluştuğu yazıyor. Ama senin durumunda öyle değil. Sen kelimenin tam anlamıyla çok iyi bir insandın. Yaptığın iyiliklerin reklamına falan da girişmezdin. Birinin bir şeye mi ihtiyacı var? Hiç söylemeden onu gider alır gelir, önüne koyardın. Çocuklar gibi sevindirirdin insanı.

Arıza şimdi bizim oralarda dolanıyor hala, hiç kimseye minneti olmadan, ters ters. Tüyleri gene kirlenmiş. Peki sen nerdesin Deniz?

Bu da bizim oralardan başka bir kedi - Haziran 2012 civarı