7 Haziran 2013 Cuma

Sensiz Türkiye

Ah Deniz, neler oluyor bir bilsen. Bir an bile seni düşünmeyi bırakmadım bunlar olurken. Biraz rahatlasın, yazarım. Keşke sen de görseydin olanları.

23 Mayıs 2013 Perşembe

Kısa haber...

Bayağı meşgulüm, biraz da canım sıkkın. Bazen yaptığım şeyler zorlama geliyor. Naapıyorum ben allaşkına? diye bakınıyorum bazen. İçimden gelerek değil de, zorla kendime enjekte ediyormuşum gibi birtakım hedefleri, istekleri vs. Böyle böyle yapmalıyız çünkü böyle böyle yapmak gerekir. Evet. Doğrusu budur. Çünkü sağlıklı davranış biçimi böyledir. Hiç hayatımda yaşamadığım bir düşünme biçimi.

Bir de şu 'bu da gelir, bu da geçer' hissiyle sıkıntım var. Yaşam sadece geçsin diye bir şeylere katlanmak mıdır? O his de geçsin, hadi bu da geçsin, öbürü de biticek biticek az kaldı. Bakıcaz. Offf.

Deniz senin için güzel bir giriş yapacam ama yapamadım bir türlü...

16 Mayıs 2013 Perşembe

Üç yol


Deniz'i kaybettikten sonra karşıma üç yol çıktı, ya da bu yolları zaman içinde farkettim. Çocuğunu kaybetmiş bir anne de benzer sözler sarfetmiş (bağlantı yok maalesef, arayıp bulurum bir ara). Hemen hemen aynı kelimelerle düşünmüşüz hatta. Eninde sonunda farkedecektim, üç ay da sürse, beş ay da, onbeş ay da sürse... Bu aşamaya gelmek için ne savaşlar verdim bilseniz. 

1) Yaşamımı sonlandırırım.
2) Ölünceye kadar sadece varolurum.
3) Yaşarım. 

Üçünün de Deniz'e bir faydası yok. Ama birini seçmek zorundaydım. Yeni bir yaşam kuruyorum. Yeni bir 'normal' oluşturuyorum. O annenin dediği gibi, Deniz'le birlikte olan yaşamımın bir günü için anında vazgeçebileceğim bir normal.  

12 Mayıs 2013 Pazar

Anneler günü

Deniz,

Geçen sene bu zamanlar bana 'anneler günü sana çok ama çok acı verecek' deseler kafamı kaşıyıp hiç bir şey anlamayıp işime devam ederdim. Bu tür günleri kutlamakla beraber üzerinde çok yoğun durmazdık. Gün işte. Annelerimizi ve yakınımızdaki anneleri arardık.

Bir sene sonrası ve işte böyle Deniz. Anneler günü çok fena bir şey şu anda benim için. Ne diyim ki. Kaç değişik bakımdan içim yanıyor bilemezsin. Senin suçun değil. Benim suçum değil. Kimsenin suçu değil. Suç muç da yok ortada zaten. Problemimiz çözülmüş oldu mu şimdi?

*Deniz'in şirin bir huyuyla ilgili bir giriş hazırlıyorum, azıcık erteledim mecburen. Net bir örnek saptamaya çalışıyorum. Azıcık neşeli bir yazı olsun, özledim valla.

5 Mayıs 2013 Pazar

Sensiz Tatil...

Deniz bak, sensiz Olimpos'a da geldim. Çok duygusal, karmakarışık bir tatil oluyor. O kadar değişiyor ki ruh durumum.

Birlikte yürüdüğümüz yollardan tek başıma yürüyorum. Kuşlara sensiz bakıyorum. Yazır'a doğru yürürken iki tane gökkuzgun bile gördüm, hediye gibi oldu. Denize tek başıma giriyorum. Denize girmekten, yürümekten iflahım kesiliyor. Akşam pansiyonda yemeğimi tek başıma yiyorum. Çok şirin insanlarla tanıştım Deniz, hemen arkadaş olduk. İstanbul'da da görüşmek isterim, sen de çok severdin. Bazen de kapanıyorum içime, kimselerle konuşasım gelmiyor. Pansiyon sahibi seni sordu. Her sene geldiğimiz pansiyon. Merak ettiler tabii, nasıl oldu da tek başıma geldim? O kadar garip geldi ki, tek başıma olunca tanıyamadılar beni nerdeyse. Geçiştirdim Deniz, söyleyemedim onlara. Herhalde sen işlere bakarken İstanbul'da, benim tatile çıktığımı, bu senelik böyle olduğunu düşünüyorlar. Ah Deniz.

Buralarda böyle dolanmak içimi acıtıyor. Sen göremiyorsun işte akan dereyi, güzel kuşları, kurbağaları. Yıldızları. Gökyüzünü. O güzelim dağları. Dağlara bakıyorum, kızıyorum. Deniz gitti ama siz hala burdasınız. Neden burdasınız? Ben gidince de burda duracaksınız. Deniz felan vız geliyor size tabii. Ah Deniz. Vız geliyor dünyaya. Bazen çok fazla Deniz, çok ağır, artık yapamayacağım diyorum. 

İnsanlara bakıyorum. O kadar neşeliler ki. Tatile gelmişler. Hiçbir kaygıları yok. Belli, henüz hiç büyük bir acı yaşamamışlar. Seslerinde, kullandıkları kelimelerde, hareketlerinde o kaygısızlık, o rahatlık ve o 'hafife alma' var. Biliyorum çünkü biz de öyleydik. Yaşamı o kadar da ciddiye almıyorduk valla. Onu çok özlüyorum Deniz. Şimdi yüreğim o kadar ağır ki. Oysa ne ben yüreğimin ağır olacağı yaştayım, ne de sen toprağın altında olacak. Yüreğim ara sıra geçici olarak hafifliyor. Ama biliyorum, nasıl seni sevdiğimi hiç ama hiç unutmuyorduysam, şimdi de ne yaşarsam yaşayım, seni kaybettiğimi hiç ama hiç ama hiç unutmuyorum. İnsanlardaki o hafifliği, o kederden uzak hali görüyorum. Dans ediyorlar, gitar çalıyorlar, şarkı söylüyorlar. Ah Deniz. Bizim şarkımız nerde bilmiyorum ki. Sustu.

30 Nisan 2013 Salı

Yabancılaşma - 2

Artık bu konuyu çok fazla konuşmadığımı, insanlardan yana da çok sıkıntım olmadığını yazmıştım. Gene de şimdiye kadarki bazı çarpıcı 'inanılmaz diyaloglar'dan küçük bir potpuri yapayım. İyi niyetli olanları biliyorum canım. Ama işte...

-Eşyaları ne yapacaksın? Evi ne yapacaksın? Şunu ne yapacaksın? Bunu ne yapacaksın? Bil-mi-yooo-rum. Sizi ilgilendirmez. Sormayın.
-Belki şöyle şöyle yaparsan Deniz'i unutursun. Deniz'i unutmak gibi bir hedefim.Yok.
-En azından şöyle şöyle oldu (Acı çekmedi, mutlu öldü, 40 yaşına kadar yaşayabildi, vs.) Hayır. İyi bir yanı yok. Bırakın.
-Komşumun halasının teyzesi vardı, o da trafik kazası geçirmiş hem eşini hem iki çocuğunu birden kaybetmiş. Ben sadece eşimi kaybettiğim için benim üzüntüm geçersiz bu durumda?
-Bizim dayıoğlu da kaza geçirdiydi. Eşinin kafası parçalanmış. Kolu üç yerinden kırılmış kemiği dışarı çıkmış... Bunları bana tam olarak niye anlatıyorsunuz? Korku filmi detaylarını kendinize saklayın.
-Yaa, işte birini çok sevince de böyle oluyor (Ölümüne çok üzülüyorsun anlamında). Hm. Yani sonunda kaybedeceğimiz için insanları sevmemeliyiz. Bu bana nedense ölüm tehlikesi olduğu için evden çıkmamayı hatırlattı.
-Oyalanıyor musun? Oyalanman lazım. Kafanı dağıtıyorsun değil mi?  Aklımda bulunsun da kafamı 'dağıtayım' bi ara.
-İyi ki çocuğunuz yokmuş.
-Keşke çocuğunuz olsaydı. Evet, çünkü bunlar sizin karar verebileceğiniz şeyler.
-Bak yasını doya doya yaşayabiliyorsun. Aman ne güzel.
-Yapacak bir şey yok. Yapacak bir şey olmadığını ne kadar derinden hissettiğimi inanın bilemezsiniz. Mesele zaten yapacak hiçbir şey olmadığında, hiçbir çözüm bulunamadığında, bütün yolların sonuna gelindiğinde, karanlık, tam bir umutsuzluk her tarafı kapladığında, işte o zaman insan ne yapar, ne hale gelir? Onunla ilgili.
-Bu kaza seninle çalışmaya başladıktan birkaç yıl sonra olsaydı, bu işle ilgili şöyle şöyle yapardık. Yaşamımdaki korkunç olayın ne zaman olabileceğiyle ilgili şart mı öne sürüyorsunuz? Bence koşarak uzaklaşmaya başlasanız iyi olur. Yoksa 'kafamız dağılabilir'.

Ayrıca:

-Bu ikinci, üçüncü, beşinci elden, kitaptan okunarak, televizyondan izlenerek, gasteden bakılarak anlaşılabilecek bir şey değil. Varsayımlarda bulunmayın.
-Eşi ölmüş bir insanla etkileşime girmek sizi rahatsız ediyorsa (zannettiğinizden çok daha kolay anlaşılıyor) yukarıdaki paragraftaki son iki cümleye başvurun.
-Deniz'i sadece toplam on kere gördünüz ve gerçekten benim kadar çok etkilendiniz öyle mi? Yarış yaptığımızı bilmiyordum.
-Deniz'den bahsettiğimde sıkıntılı bir sessizlik oluşmasına gerek yok. Normal konuşabiliriz.
-Kazayı artık anlattırmayın, en başta çok kereler anlattım. Artık istemiyorum.
-O gün neden yola çıktınız? tarzı sorgulamaları binlerce kez yapmış durumdayım ve çoook zordu. Beni tekrar oralara döndürmeyin.
-Deniz bir makine parçası değil, onun 'yerine' bir şey konamaz.
-Deniz'le kan bağımızın olmaması, ya da sadece 11 sene birlikte olmuş olmamız aramızdaki sevgiyi geçersiz ya da yetersiz, ya da onun ölümünü daha katlanılabilir kılmıyor.
-Bu kazadan sonra birçok insanın evliliği 'mal ve hizmetlerin el değiştirdiği bir iş anlaşması' olarak tanımladığını, 'sevgi'nin bu tanımlamada herhangi bir yer bulmadığını çok net olarak görmüş oldum.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Zamanın geçişi

Deniz,

Bak sensiz dokuz aydan fazla geçti. Seninleyken zamanı saymıyordum valla. Zamanın geçişi iyi bir şeydi, çünkü seninle ne kadar zaman geçirirsem kar gibi geliyordu. Birlikte oluşturduğumuz anılar, onları kimse alamazdı bizden. Bir kitapta okuduğum gibi, bir şeyler 'yaşamış' olmayı hiçbir kuvvet yok edemezdi. 'Aman çok yaşlandım hay Allah' diyen arkadaşlarıma da şaşkınlıkla bakıyordum (O konuya da bir ara geleceğim). Ama şimdi günleri, haftaları, ayları sayıyorum. Sonra yılları sayacağım. Zaman her şeyin ilacı. Haha. Siz onu benim külahıma anlatın. 

Ben burda sensiz olmanın acısını her an -her an!- yaşamak zorundayken, sen bu sürede hep ama hep 'zaman'sız bir şekilde, toprağın altında olacaksın. Zamanın bir şeyi iyileştirdiği yok, sadece senden beni uzaklaştırıyor -uzaklaştırdığını zannediyor.

Ah Deniz! O kadar çok motorcu var ki etrafta... Yan çantalarını takmış, uzun yola düşüyorlar haftasonu. Sen olsan bayılırdın, şimdi tam bizim de asfalta çıkacağımız zamanlar.