Deniz selam;
Sana içimi dökme ihtiyacı içindeyim. İnsanların çok enteresan davranışları, varsayımları, ayıca hareketleri var. Anlatmak isterim sana bir ara. Ah duyarsızlık, ah insanları nesneleştirmek, ah kalıplar haricinde düşünememek. Ne desem boş. Kurtarsan beni keşke... Hayatla başa çıkmak zor zanaat. Hafife almak da bir yere kadar.
4 Şubat 2014 Salı
29 Aralık 2013 Pazar
Yılbaşı felan filan...
Selam Deniz;
Valla İstanbul'da olmak beni bayağı zorluyor şu sıralar. Bir yılbaşı daha... Sanırım pek sevmiyorum yılbaşlarını artık. Seninleyken pek bir doğruydu her şey, ekstra bir sebep aramıyordum doğrusu bir şeyleri kutlarken, bir şeylere sevinirken. Şimdi artık kendimi ikna etmem gerekiyor 'Evet, değer, gerçekten iyi bir şey devam etmek, evet çok aslında sevindirici bir şey şu olan'... gibi. Kutlayacak bir şey de yok sanki.
Nasıl desem ki...
Sanma ki 24 saat takıntılı şekilde 'Üzüldüm de üzüldüm vah vah tüh tüh ben' diye takılıyorum. Öyle değil ama... Sanırım şöyle tarif edebilirim içinde bulunduğum hissi: Her sabah uyandığımda bir bardak zehrim var içmem gereken. İçmezsem olmaz, güne başlayamazmışım o olmadan. O bir bardak zehri içiyorum her sabah lıkır lıkır. Günüme, normal rutinime (vay be, artık rutinim felan da var ha!) öyle devam ediyorum. Çalışıyorum felan da. Alışveriş, sosyalleşme, spor, kitap, yeni insanlar, Gezi felan :) her şey de var yaşamımda.
Ama her sabah bir şöyle uyanıyorum önce: 'Naapıyorum ben? Allahaşkına niçin hala devam ediyorum? Ne gibi bir umut var benim için?' Bu soruların bir kısmı seninle ilgili, bir kısmı kendimle ilgili. Ama her gün o zehri bir içiyorum her gün uyandığımda. 'Ha' diyorum, 'Evet, şu şu ve şunun için devam ediyorum'. Her gün o 'şu şu, şu' değişiyor. Bazen annem oluyor; bazen işte, insanlara katabileceğimi umduklarım; bazen abim, yeğenlerim, bazen arkadaşlarım, yakın akrabalarım, bazen Gezi, bazen yapabileceğim işler, bazen başka bir şey... Ama mutlaka kendime bir hatırlatmam gerekiyor. Eskisi gibi doğal, kendiliğinden, içimden taşar gibi olmuyor o yaşama tutunma isteği. Benim onu bir yerlerden -hem de her gün!- bulup çıkartmam gerekiyor. Her gün o kadar kolay çıkmıyor, arıyorum tarıyorum, kazıyorum.
Önce bir zehrimi içiyorum fakat: Deniz öldü evet.
Seni hala arayıp sorma ihtiyacı duyuyorum: Şunu nasıl yapayım? Bunu nasıl halledeyim dersin? Bu özlem nasıl bir şeydir ya? Sular seller gibi özlüyorum seni. Gözlerini en çok da.
Sonra herkes gibi yaşamıma devam ediyorum.
Kayıp yaşayan bir arkadaşım geçmişi geçmişte bırakabildiğini, yeni yaşamını benimsediğini yazmış. Ne güzel. Ona gıpta ediyorum. Benim için daha farklı sanırım.
Bakalım.
İyi yıllar Deniz; o gün buralarda olmazsam da görüşmek üzere...
Valla İstanbul'da olmak beni bayağı zorluyor şu sıralar. Bir yılbaşı daha... Sanırım pek sevmiyorum yılbaşlarını artık. Seninleyken pek bir doğruydu her şey, ekstra bir sebep aramıyordum doğrusu bir şeyleri kutlarken, bir şeylere sevinirken. Şimdi artık kendimi ikna etmem gerekiyor 'Evet, değer, gerçekten iyi bir şey devam etmek, evet çok aslında sevindirici bir şey şu olan'... gibi. Kutlayacak bir şey de yok sanki.
Nasıl desem ki...
Sanma ki 24 saat takıntılı şekilde 'Üzüldüm de üzüldüm vah vah tüh tüh ben' diye takılıyorum. Öyle değil ama... Sanırım şöyle tarif edebilirim içinde bulunduğum hissi: Her sabah uyandığımda bir bardak zehrim var içmem gereken. İçmezsem olmaz, güne başlayamazmışım o olmadan. O bir bardak zehri içiyorum her sabah lıkır lıkır. Günüme, normal rutinime (vay be, artık rutinim felan da var ha!) öyle devam ediyorum. Çalışıyorum felan da. Alışveriş, sosyalleşme, spor, kitap, yeni insanlar, Gezi felan :) her şey de var yaşamımda.
Ama her sabah bir şöyle uyanıyorum önce: 'Naapıyorum ben? Allahaşkına niçin hala devam ediyorum? Ne gibi bir umut var benim için?' Bu soruların bir kısmı seninle ilgili, bir kısmı kendimle ilgili. Ama her gün o zehri bir içiyorum her gün uyandığımda. 'Ha' diyorum, 'Evet, şu şu ve şunun için devam ediyorum'. Her gün o 'şu şu, şu' değişiyor. Bazen annem oluyor; bazen işte, insanlara katabileceğimi umduklarım; bazen abim, yeğenlerim, bazen arkadaşlarım, yakın akrabalarım, bazen Gezi, bazen yapabileceğim işler, bazen başka bir şey... Ama mutlaka kendime bir hatırlatmam gerekiyor. Eskisi gibi doğal, kendiliğinden, içimden taşar gibi olmuyor o yaşama tutunma isteği. Benim onu bir yerlerden -hem de her gün!- bulup çıkartmam gerekiyor. Her gün o kadar kolay çıkmıyor, arıyorum tarıyorum, kazıyorum.
Önce bir zehrimi içiyorum fakat: Deniz öldü evet.
Seni hala arayıp sorma ihtiyacı duyuyorum: Şunu nasıl yapayım? Bunu nasıl halledeyim dersin? Bu özlem nasıl bir şeydir ya? Sular seller gibi özlüyorum seni. Gözlerini en çok da.
Sonra herkes gibi yaşamıma devam ediyorum.
Kayıp yaşayan bir arkadaşım geçmişi geçmişte bırakabildiğini, yeni yaşamını benimsediğini yazmış. Ne güzel. Ona gıpta ediyorum. Benim için daha farklı sanırım.
Bakalım.
İyi yıllar Deniz; o gün buralarda olmazsam da görüşmek üzere...
31 Ekim 2013 Perşembe
Geri döndüm
Selam;
Uzunca süre yazamadım. Deniz de blog da hep aklımdaydı. Olmadı ama. Vaktim yoktu diyemem; çok meşguldüm, ara sıra fırsatım oluyordu gene de. Ama elim varmadı. Sanki yazacak şeyler vardı da burada paylaşmak istemedim. Aslında bir süredir hiçkimseyle konuşarak da paylaşmak istemedim, niye bilmiyorum.
Şimdi yeni bir işe girdim, bayağı mutluyum işimle. Politikayla da eh, biraz ilgilenebiliyorum. Bir-iki ekstra iş var gene bekleyen. Geriye hiç enerjim kalmıyor zaten. Bazen bir-iki arkadaşımla buluşma, bisiklete binme felan. Yaşama 'aydınlık' yüzümü dönmeye çalışıyorum ama çok yoruyor beni bunu yapmak. Diğer taraf sık sık bastırıyor, saklayamıyorum bazen. Saklamak istediğime de tam emin değilim.
Deniz'le olan projemiz felan vardı. Ayrıca onun adına bir kurum oluşturacaktım. Hatta bunu başarmış birisiyle de tanıştım, çok sevdiğim yeni bir arkadaşım. Fakat enerjim... İşe gidip geldikten, birkaç rahat yapabildiğim şeyi de başardıktan sonra enerjimi bir türlü toplayamıyorum. Aramam gereken o kadar insan var ki. Yapamıyorum.
Yapacağım ama. Ne zaman bilmiyorum. Buralara daha sık uğrarım herhalde. Bakalım.
Uzunca süre yazamadım. Deniz de blog da hep aklımdaydı. Olmadı ama. Vaktim yoktu diyemem; çok meşguldüm, ara sıra fırsatım oluyordu gene de. Ama elim varmadı. Sanki yazacak şeyler vardı da burada paylaşmak istemedim. Aslında bir süredir hiçkimseyle konuşarak da paylaşmak istemedim, niye bilmiyorum.
Şimdi yeni bir işe girdim, bayağı mutluyum işimle. Politikayla da eh, biraz ilgilenebiliyorum. Bir-iki ekstra iş var gene bekleyen. Geriye hiç enerjim kalmıyor zaten. Bazen bir-iki arkadaşımla buluşma, bisiklete binme felan. Yaşama 'aydınlık' yüzümü dönmeye çalışıyorum ama çok yoruyor beni bunu yapmak. Diğer taraf sık sık bastırıyor, saklayamıyorum bazen. Saklamak istediğime de tam emin değilim.
Deniz'le olan projemiz felan vardı. Ayrıca onun adına bir kurum oluşturacaktım. Hatta bunu başarmış birisiyle de tanıştım, çok sevdiğim yeni bir arkadaşım. Fakat enerjim... İşe gidip geldikten, birkaç rahat yapabildiğim şeyi de başardıktan sonra enerjimi bir türlü toplayamıyorum. Aramam gereken o kadar insan var ki. Yapamıyorum.
Yapacağım ama. Ne zaman bilmiyorum. Buralara daha sık uğrarım herhalde. Bakalım.
19 Ağustos 2013 Pazartesi
Zaman her şeyin ilacı
Bir kayıp yaşadığınızda size söylenen tüm klişeleri unutun. Bütün o hap cümleler, bütün o teselli kümecikleri- hiçbiri geçerli değil.
Filmlerdeki gibi de olmuyor. Hani kadın eşinin öldüğü haberini alır, herkesin yanında ağlamamak için kendini tutar tutar da, bir odaya gidip şöyle bir kere makyajı bile akmadan haykırıp ağlayarak yere oturur; sonra da nasıl olduysa 'metin' bir şekilde normal yaşamına devam eder ya... İşte bütün onlar yönetmenin fantezisi. Öyle bir şey yok.
Ben size söyleyeyim: Boşuna ümitlenmeyin. Zamanla acınız azalmayacak, 'küllenmeyecek'. O kişiyi unutmayacaksınız. Kalbinizde 'yerini' bulmayacak. Orda o köşesinde tozlanırken, siz de günlük yaşamınıza traylaylom diye 'kaldığınız yerden' devam etmeyeceksiniz. Kaldığınız yer falan kalmadı.
Güzel bir video izlemiştim. İngilizce. Neden belli bir zaman geçince insanın acısının bir kutuya girip orada kalmadığını, acı ve sevincin, karanlık ve aydınlık zamanların hep birlikte içiçe olduğunu; insanların sizden hep güzel, neşeli, aydınlık yüzünüzü göstermenizi, acınızı da o güvenli küçük kutusunda onlardan uzak tutmanızı, ölen kişiyi de (yeter artık, hala daha mı Deniz sayıklıyorsun) yavaştan gündeminizden çıkarmanızı istediğini, fakat bu işlerin hiç de böyle olmadığını anlatıyor güzelce.
Zaman geçince ne oldu? Deniz ölmemiş mi oldu? Deniz'in ölümü daha kolay yenilir yutulur bir gerçeğe mi dönüştü? İçindeki trajediden arınıp sıradan bir olaya mı evrildi? Ona duyduğum sevgi bir yerlere mi aktı? Deniz'in ruhumun eşi olma durumunda herhangi bir değişiklik mi oldu? Bir şey olduğu yok.
Üzüntünüz 'günlük işlerinizi aksatıyorsa' fena. Günlük işlerinizi yapmayı başarıyor, toplumun 'işe yarar' bir ferdi olabilmeye devam ediyorsanız (öyle ya, şu hayatta bundan daha önemli ne var?) o zaman bir sıkıntı yok. İstediğiniz kadar üzülebilirsiniz, acıdan kalbiniz parçalanabilir. Yaşama sevinciniz yokolup gitmiş, bir daha da geri gelmemiş olabilir. Hayattan istediğiniz hiçbir şey kalmamış olması önemli değil. Hayat sizden istediklerini alıyorsa, kafidir zaten. Ha alamıyorsa, o zaman bakarız. Siz de çok canınız sıkıldıysa bir ilaç alıverin canım! Aaaa. Uğraştırmayın insanları.
Deniz de 'böyle isterdi', değil mi?
Filmlerdeki gibi de olmuyor. Hani kadın eşinin öldüğü haberini alır, herkesin yanında ağlamamak için kendini tutar tutar da, bir odaya gidip şöyle bir kere makyajı bile akmadan haykırıp ağlayarak yere oturur; sonra da nasıl olduysa 'metin' bir şekilde normal yaşamına devam eder ya... İşte bütün onlar yönetmenin fantezisi. Öyle bir şey yok.
Ben size söyleyeyim: Boşuna ümitlenmeyin. Zamanla acınız azalmayacak, 'küllenmeyecek'. O kişiyi unutmayacaksınız. Kalbinizde 'yerini' bulmayacak. Orda o köşesinde tozlanırken, siz de günlük yaşamınıza traylaylom diye 'kaldığınız yerden' devam etmeyeceksiniz. Kaldığınız yer falan kalmadı.
Güzel bir video izlemiştim. İngilizce. Neden belli bir zaman geçince insanın acısının bir kutuya girip orada kalmadığını, acı ve sevincin, karanlık ve aydınlık zamanların hep birlikte içiçe olduğunu; insanların sizden hep güzel, neşeli, aydınlık yüzünüzü göstermenizi, acınızı da o güvenli küçük kutusunda onlardan uzak tutmanızı, ölen kişiyi de (yeter artık, hala daha mı Deniz sayıklıyorsun) yavaştan gündeminizden çıkarmanızı istediğini, fakat bu işlerin hiç de böyle olmadığını anlatıyor güzelce.
Zaman geçince ne oldu? Deniz ölmemiş mi oldu? Deniz'in ölümü daha kolay yenilir yutulur bir gerçeğe mi dönüştü? İçindeki trajediden arınıp sıradan bir olaya mı evrildi? Ona duyduğum sevgi bir yerlere mi aktı? Deniz'in ruhumun eşi olma durumunda herhangi bir değişiklik mi oldu? Bir şey olduğu yok.
Üzüntünüz 'günlük işlerinizi aksatıyorsa' fena. Günlük işlerinizi yapmayı başarıyor, toplumun 'işe yarar' bir ferdi olabilmeye devam ediyorsanız (öyle ya, şu hayatta bundan daha önemli ne var?) o zaman bir sıkıntı yok. İstediğiniz kadar üzülebilirsiniz, acıdan kalbiniz parçalanabilir. Yaşama sevinciniz yokolup gitmiş, bir daha da geri gelmemiş olabilir. Hayattan istediğiniz hiçbir şey kalmamış olması önemli değil. Hayat sizden istediklerini alıyorsa, kafidir zaten. Ha alamıyorsa, o zaman bakarız. Siz de çok canınız sıkıldıysa bir ilaç alıverin canım! Aaaa. Uğraştırmayın insanları.
Deniz de 'böyle isterdi', değil mi?
1 Ağustos 2013 Perşembe
Anlam
Deniz;
Seninle yapacağımız tüm o projeler, çıkacağımız tüm o seyahatler, dikeceğimiz tüm o kuklalar, atacağımız tüm o kahkahalar... Evrenin bir yerinde bir kara deliğin içine düşüp gitti mi? Onlar orada bir çeşit varlık göstermeye devam ediyor mu? Forumlarda seninle birlikte olsaydık, birlikte çalışsaydık, yeni bir ülkeyi seninle birlikte inşa etseydik... Ne olurdu Deniz?
Projeleri de sensiz yapmak istemiyorum ama yapmak zorundayım. Her şeye sensiz katlanmak zorundayım. Bak gene tatile çıkacağım, sensiz çıkmak zorundayım. Yaşadığım süre boyunca. Hasta olduğumda yaşadığım süre boyunca bir daha bana hiç çorba yapmayacaksın. Bir kere bile. Ben mız mız mız yatarken bir kere bile başucumda oturup saçımı sevmeyeceksin.
Anlam. Her gün yaşamımdaki anlamı yeniden yeniden yeniden hiç yoktan kurgulamak zorundayım. Sensiz olan yaşamımı sıfırdan anlamlandırmak zorundayım. Eskiden böyle çabalara girmeme hiç gerek yoktu. Şimdi yoruluyorum. İstemediğim günlerde bile o anlamı bir yerlerden bulup çıkartıp devreye sokmak zorundayım. Çıkartmazsam ne olur bilmiyorum. Ah Deniz. Yoruluyorum, usanıyorum.
Seninle yapacağımız tüm o projeler, çıkacağımız tüm o seyahatler, dikeceğimiz tüm o kuklalar, atacağımız tüm o kahkahalar... Evrenin bir yerinde bir kara deliğin içine düşüp gitti mi? Onlar orada bir çeşit varlık göstermeye devam ediyor mu? Forumlarda seninle birlikte olsaydık, birlikte çalışsaydık, yeni bir ülkeyi seninle birlikte inşa etseydik... Ne olurdu Deniz?
Projeleri de sensiz yapmak istemiyorum ama yapmak zorundayım. Her şeye sensiz katlanmak zorundayım. Bak gene tatile çıkacağım, sensiz çıkmak zorundayım. Yaşadığım süre boyunca. Hasta olduğumda yaşadığım süre boyunca bir daha bana hiç çorba yapmayacaksın. Bir kere bile. Ben mız mız mız yatarken bir kere bile başucumda oturup saçımı sevmeyeceksin.
Anlam. Her gün yaşamımdaki anlamı yeniden yeniden yeniden hiç yoktan kurgulamak zorundayım. Sensiz olan yaşamımı sıfırdan anlamlandırmak zorundayım. Eskiden böyle çabalara girmeme hiç gerek yoktu. Şimdi yoruluyorum. İstemediğim günlerde bile o anlamı bir yerlerden bulup çıkartıp devreye sokmak zorundayım. Çıkartmazsam ne olur bilmiyorum. Ah Deniz. Yoruluyorum, usanıyorum.
17 Temmuz 2013 Çarşamba
17 Temmuz 2013
Deniz;
Geçen yıl bu saatlerde (sanırım tam iki saat sonra) senin öldüğün haberini aldım. O anda her şey bitti. Sen yoktun artık. Anlamam bir-iki ayımı aldı. Kabullenmem... kaç ayımı aldı?
Neden gittin Deniz? Neden? Beni hiç düşünmedin mi? Düşündün biliyorum. Acaba o son iki saatinde kafandan neler geçti? Bizim zannettiğimiz anlamda bir şeyler geçti mi?
Senin ölümünle mühürlendi yaşamlarımız. Nasıl olacak bilmiyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum.
Seni çok seviyorum Deniz. Acaba sen de beni seviyor musun hala?
Geçen yıl bu saatlerde (sanırım tam iki saat sonra) senin öldüğün haberini aldım. O anda her şey bitti. Sen yoktun artık. Anlamam bir-iki ayımı aldı. Kabullenmem... kaç ayımı aldı?
Neden gittin Deniz? Neden? Beni hiç düşünmedin mi? Düşündün biliyorum. Acaba o son iki saatinde kafandan neler geçti? Bizim zannettiğimiz anlamda bir şeyler geçti mi?
Senin ölümünle mühürlendi yaşamlarımız. Nasıl olacak bilmiyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum.
Seni çok seviyorum Deniz. Acaba sen de beni seviyor musun hala?
7 Haziran 2013 Cuma
Sensiz Türkiye
Ah Deniz, neler oluyor bir bilsen. Bir an bile seni düşünmeyi bırakmadım bunlar olurken. Biraz rahatlasın, yazarım. Keşke sen de görseydin olanları.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
